Bilinmeyen Yönleriyle Büyük Türk Tarihi

Yazar: Doç. Dr. Eren Karakoç[1]

Giriş

Türk Tarihi’nde anlatılmayan ve gizlenen birçok bilgi mevcuttur. Bu makalede kısaca anlatılmayan birçok bilgiye değinilecek ve insanların uzun zamandır Türk Tarihi ile ilgili zihinlerinde var olan sorulara cevaplar verilmeye, çelişkiler ve yanlış yorumlar giderilmeye çalışılacaktır.

Tarih, 19. yüzyılda bir bilim halini aldıktan sonra emperyalizm, her şeyde olduğu gibi bu bilime de Avrupalı tarihçilerin bir kısmı sayesinde sirayet etmiştir. Bu sebeple özellikle  İslam öncesi olmak üzere Türk tarihi çarpıtılmış, gizlenmiş ve değiştirilmiştir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında yaşayan ilk Avrupalı tarihçiler, Türklükleri belli olan birçok kavmin Hint-Avrupalı veya bilinmeyen bir kökten olduğunu, bu sebeple Türk olamayacağını söylemişlerdi.

Sümerler

Bunun başında Sümerler gelmektedir. Sümerler hakkında ilk araştırmaları yapan 19. ve 20.  yüzyılın başlarının birçok tarihçisi, İslam öncesi Türk uygarlığıyla büyük benzerlikler görmüşlerdir. Bu tarihçiler, kendilerine öz Türkçe “Kengerler” diyen bu halkın Türk Dünyası sınırları içerisinde yer alan Anav Kültürünün dahil olduğu Batı Asya coğrafyasından Mezopotamya’ya göç ettiğini ortaya çıkarmışlardır. Giyiniş tarzları, kullandıkları sondan eklemeli dil, birçok öz Türkçe fiil ve isim (gişig-eşik, nigin-yığın, şulpan-çolpan, adakur-adak, dingir-tengri, sae-sen, mae-men(ben) gibi birçok kelime ve fiil) GökTanrı ve Şamanizm ile aynılık gösteren inançları ve birçok yapı tarzı, bu uygarlığın Türklerle akrabalığını ortaya koymuştur. Fakat siyasi tesirle hareket eden ve saygı duyulan bir kısım Avrupalı tarihçi bu akrabalığa karşı çıkmış, Sümerlerin dil yapılarının sondan eklemeli olduğu artık  bilinen bir gerçek olduğu için, Hint-Avrupalı tezini savunamamış, ancak bilinen hiçbir dile de benzemediğini öne sürerek Sümerlerin kökeninin bilinemeyeceğini savunmuşlardır. Öz Türkçeyle benzer birçok isim ve fiili ise görmezden gelmişlerdir.

Elamlılar

(Elam Keçisi)

Yine aynı şekilde Türklükle bağları gizlenen ve tarihte yadsınan bir kavim de Elamlılardır. M.Ö. 3000’de Mezopotamya’da Sümer Uygarlığı yükselirken, onun hemen doğusundaki günümüz güney İran coğrafyasında, Sümer kadar köklü ve güçlü Elam Uygarlığı kurulmuştur. Avrupalı tarihçiler bu uygarlığın da dilinin bilinen hiçbir dile benzemediğini, bu sebeple köklerinin hangi kavim ile ilintili olduğunun bulunamayacağını öne sürmüşlerdir. Ancak Elamlıların en eski dönemlerden beri tuttukları yazılı kayıtlar üzerinde yapılan analizlerde birçok öz Türkçe terimin var olduğu açıkça ortaya konulmuştur. (Atta-ata, balibal-balbal, gitta-git,gitmek, kuk-gök ve daha birçok kelime gibi.) Yapıları, savaşçılık özellikleri, el işçilikleri ve giyiniş tarzları üzerinde yapılan incelemeler de bu kavmin Türklerle yakın akrabalıklarını ortaya koymuştur.

Etrüskler

Emperyalist amaçlara hizmet eden Avrupalı tarihçilerin Türklük ile bağlarını görmezden geldikleri bir kavim de Etrüsklerdir. Sonraki Romalılara büyük bir kültür mirası bırakan bu kavmin de dilinin, yapılan analizler ile sondan eklemeli olduğu anlaşıldığı için, ele geçen birçok Latince ortak dilli yazıta rağmen, bilinen hiçbir dile benzemediğini iddia etmişlerdir. Bilindiği gibi bir dili en iyi şekilde anlamak, ortak dilli yazıtlarla olmaktadır. Bu bulgulara karşın bilinerek ve istenerek Etrüsk yazıtlarındaki dil hala çözülmemekte ve gizlenmektedir. Bu sebeple batılı tarihçiler, uzun yıllar boyunca Etrüsklerin kökeninin bilinemediğini savunmuşlardır. Ancak son yıllarda yapılan dna analizlerinden, Etrüsklerin en yakın akrabalarının Anadoluya Eskiçağ’da giren ve buradan İtalya’ya göç eden ön Türkler olduğu açıkça ortaya konulmuştur.

Sonuç olarak Sümerler, Elamlar ve Etrüsklerin Türklerle bağları yadsınamaz bir gerçektir. Fakat bu kavimlerin tam olarak bir Türk kavmi olduklarını ileri sürmek de, objektif tarih bilimine ters düşmek anlamına gelmektedir. Daha doğru olan açıklama, bu kavimlerin Türklerle aynı coğrafyadan yayıldıkları, aynı kök kültür coğrafyasını paylaştıkları ve bu sebeple de başta dilleri olmak üzere birçok kültür unsurlarının akrabalığı ve benzerliğidir. Ancak İskitler (Perslerin verdiği adla Sakalar) hakkında durum çok farklıdır. Bu kavim, bütün özellikleriyle açıkça bir Türk uygarlığıdır.

İskitler

Batılı tarihçilerin Hint-Avrupalı olduğunu ve Türklerle akraba olamayacağını iddia ettikleri İskitler, tarihte çok önemli bir konumda yer almaktadır. Avrupalı tarihçilerin karşı tezleri, İskitlerin İran’daki Pers ve Medlerle akraba oldukları, bu sebeple de dillerinin Hint-Avrupalı grup içinde yer aldığı ve İranlıların kültür unsurlarını taşıdıklarıdır. Bilindiği gibi İskitler, Orta-Asya’dan Avrupa düzlüklerine kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmış boylar halinde yaşamış, bu bölgelerde M.Ö. 8. yüzyıldan M.Ö. 1. yüzyıla kadar hakimiyet kurmuştur. Bu boylardan biri olan Massagetler, İran coğrafyalarına yayılmış, burada önce Medler, sonra da Perslerle gerek savaşlarla, gerekse barış dönemlerinde siyasi, sosyal ve ekonomik alışverişlerle iletişim halinde bulunmuş ve bir süre sonra akrabalık ilişkileri kurmaya başlamıştır. Avrupalı tarihçiler, bu boyun tarihine dayanarak ve tarihi çarpıtarak, Avrupa ve Orta Asya coğrafyasında yaşayan tüm diğer İskit boylarını İrani olarak tanıtmışlardır.

Batılı tarihçilerin bu yanlı açıklamalarına karşın, yine kendilerinin sonraki yıllarda yaptıkları analizlerde, İskit dilinin içinde en az 250 saf Türkçe fiilin ve binlerce ismin var olduğu anlaşılmıştır. Yapısının ise sondan eklemeli Ural-Altay dil grubuna ait olduğu bulunmuştur. Gelenek-göreneklerine bakıldığında (tamga geleneği, kan kardeşlik geleneği, nazar boncuğu geleneği, 40 gün geleneği, 7’ler geleneği, şamanizm geleneği, kadın-erkek eşitliği, Göktanrı geleneği, kurgan geleneği, giysilerinin yapısı, savaş karakterleri, isimleri, metal işçilikleri, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar yaşadıkları ve yayıldıkları coğrafya, ata verilen önem) neredeyse tamamen bir Türk uygarlığı olduğu anlaşılmıştır. İskitlerin Türklerle akrabalığını kanıtlayan bir sebep de, sonraki Bizans tarihçilerinin, Türklükleri tüm Dünyaca kabul edilmiş olan Göktürkler ve Peçenekler ile karşılaştıklarında, onların konuşmalarını, giyinişlerini, davranışlarını ve geleneklerini çok benzer bulmalarından dolayı onlara İskitler diye hitap etmeleridir.

İskitler, çok güçlü bir boylar imparatorluğu kurmalarının yanında, kadınlarına verdikleri değer ile de tanınmışlardır. İskit Türklerinin kadınları, sosyal, siyasal, askeri ve ekonomik hayattaki önemleri ile ünlerini bugün dahi “Amazonlar” adı altında sürdürmektedirler. Günümüzde filmlere, romanlara ve müziklere konu olmuş olan bu efsanevi savaşçı kadınlar, aslında İskit yurtlarında at koşturan antik Türk kadınlarıydılar. Erkekleri ile birlikte ata binen, çobanlık yapan, seferden sefere koşan ve sosyal hayatta her türlü eşitliğe sahip olan bu cengaver kadınları gören, başta Grekler (Antik Yunan) olmak üzere diğer milletler, İskit-Türk kadınlardan etkilenmiş ve yüzyıllarca süregelen ünlü Amazon efsanelerini vücuda getirmişlerdir. Bu savaşçı kadınlar, siyasi, sosyal ve askeri alanlardaki üstünlükleri ile dönemin diğer kavimlerindeki kadınların hiçbir zaman sahip olamadığı haklara sahip olmuşlardır.

Kadınların Türk toplumundaki üstünlüğü İskitlerden çok sonraları da devam etmiştir. Sonraki Hunlar, Göktürkler ve Uygurlarda kadın her alanda erkek ile eşit sayılmıştır. Bu durum, Türklerin İslamiyeti kabulü sonrasında da birkaç yüzyıl devam etmiştir. Bilindiği gibi Türklerin neredeyse tamamı İslamiyeti kabul ettikten sonra, eski inanç ve geleneklerini İslamiyet kültürünün içinde uyarlamış ve farklı bir Anadolu İslam anlayışı ortaya çıkarmıştır. Bu anlayış altında kadınlar, antik atalarının sahip olduğu hakları uzun bir dönem sürdürebilmişlerdir. Bu durumu sonraki Anadolu Selçuklularında da görmekteyiz.

Çarpıtılan Tarih

Sonuç olarak bir uygarlığın hangi millete ait olduğunu anlamak isteyen Dünya’daki tüm tarafsız tarihçiler, önce o uygarlığın dil yapısına bakarak çıkarım yaparlar. Daha sonra kültürel, sosyal ve siyasi unsurlarını analiz ederek benzerlikleri bulurlar. Özellikle tarafsız tarihçilerin ortaya çıkardığı kanıtlar, Sümerlerin, Elamlıların, Etrüsklerin Türkler ile akrabalığını gözler önüne sermekteyken, İskitlerin tam anlamıyla bir Türk Uygarlığı olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır. Bağlar gayet ortadadır. Tarihi bir bilim olarak kabul eden tarihçiler, bu gerçekleri kabul etmelidir.

Fakat Dünya’da şu anda da hakim olan tarih görüşünü ortaya koyan 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başındaki Avrupalı tarihçilerin asıl amacı bilim yapmak değil, siyasete yaranmaktı. Onlar da tüm bu kanıtlardan Sümerler, Elamlılar ve Etrüsklerin Türklerle akrabalıklarını, İskitlerin ise tam anlamıyla bir Türk kavmi olduğunu bal gibi biliyorlardı. Ama hem işlerine gelmiyor, hem de Osmanlının son dönemine bakarak ve Orta Asya’da yaşayan diğer Türklerin geri kalmışlığına bakarak buna ihtimal veremiyorlardı.

(İskit Kadını)

Eğer bu kavimlerin Türklükle bağlarını kabul ederlerse, o zaman Avrupalılar tarafından politik ve siyasi olarak uygulanan, Türklerin hep geri kalmış, medeniyeti öğrenemeyen barbarlar olduğu ve savaşılıp, topraklarından atılmaları gerektiği tezi çok büyük yara alacaktı. Bu kavimlerin Türklükle bağları kabul edilirse, emperyalistlerin ordularını destekleyen en büyük destek, yani kamuoyu ve halk desteği kaybedilecekti. Tarih, medeniyetin ilk zamanından beri siyasetle iç içe ve toplumların hayatları için çok önemli olmuştur. Batılı emperyalistler de bunu her zaman bilmekteydiler ve sömürmek istedikleri halkların önce tarihini ezmişler ve yalanlamışlardır. Daha da acı olanı, bu tarihi gerçekleri öğrenip, bilerek kamuoyuna açıklamayan bir kısım yerli tarihçilerdir. Türklerin Tarihi, bu sebeple sadece Avrupalı tarihçiler tarafından gizlenmemekte, aynı zamanda kimi yerli tarihçiler tarafından da değiştirilmekte ve farklılaştırılmaktadır.

 

Büyük Türk Kültürü

Türkler hakkında söylenegelmiş yalanlardan biri de bu milletin, Araplara benzer talancı bir göçebeliğe sahip olduğu ve gittikleri yerlere zarar verdikleridir. İslama geçiş ile birlikte zamanla bu özelliklerinin değiştiği, geliştikleri ve medeniyete kavuştukları da söylenmektedir. Bu tamamıyla Batılı tarihçilerin uydurduğu ve ülkemizdeki bazı kesimlerin ortak olduğu büyük bir yalandır. Öncelikle Türkler, tarih sahnesine çıkan en eski milletlerden biridir. Orta Asyalı ortak kültür olan ve M.Ö. 4000’lerde ortaya çıkan Anav Kültürü, tarihin en eski büyük kültürüdür.

Türklerin en eski dönemlerden beri var olan göçebeliği ise, Arapların bedeviliği gibi çevresine zarar veren bir etkiye hiçbir zaman sahip olmamıştır. Bu göçebelik türünde yazlak ve kışlak anlayışı bulunmakta, gidilen bölgeye şamanistlik, göktanrı inancı ve Türk Kültürü gereği saygı duyulmaktaydı. Ayrıca her seferinde farklı bölgelere değil, yaz için belirlenmiş yazlak yerlerine (Günümüzde yayla kültürü olarak sürdürülmektedir.) gidilmekte, kışın ise kışlaklara (zaten yaşadıkları köylerine, kasabalarına ve kentlerine) dönülmekteydi. Yaşanılan bölgede, Avrupalı tarihçilerin savunduğunun aksine gelişmiş tarım ve ticaret faaliyetleri de yapılmaktaydı. Buralarda yazlık ve kışlık şehirler kurulmakta, her türlü sosyal, kültürel ve ekonomik faaliyet yürütülmekteydi. Bunu Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar yayılmış olan ve kalıntıları hala bulunabilen İskit ve Hun şehirlerinden anlayabilmekteyiz.

Türkler, İslamiyetin ilk dönemlerine kadar hızlı devlet kurma kültürleri ve gelişmiş şehirleriyle birçok devlet kurmuş ve birçok kavime hakim olmuştur. İslam öncesi dönemde Türklerin kurduğu devletler, çeşitli kavimleri hakimiyet altına alıp bunlara sosyal, kültürel ve dini baskı uygulayan diğer imparatorluklara benzememiştir. Teşkilatçı yapıya sahip olup hızla devlet kurabilen ve savaşçı bir millet olan Türkler, hakim oldukları halkların kültürlerine, dinlerine ve dillerine saygı göstermişlerdir. Bu halklarla karşılıklı bir kültürel alış veriş içerisinde bulunmuşlardır. Çünkü Türkler, daha ilk dönemlerinden beri, başka halklar üzerinde hakimiyet kurup uzun süreli imparatorluklar vücuda getirmenin asıl yolunun, bu halkların sosyal, kültürel ve dini olgularına saygı duymayla gerçekleşebileceğinin farkında olmuşlardır. Bu sebeple Türkler, tarihin başından beri teşkilatlı imparatorluklar kurup, birçok halkı yönetme yeteneğine sahip olan bir millet olmuştur. Bu açıklamanın bir benzerini, bir Türk değil, Türklere iyi gözle bakmayan bir kamuoyuna sahip olan Fransızların saygın tarihçisi Jean Paul Roux da, “Türklerin Tarihi” adlı kitabında yapmaktadır.

Hızla imparatorluklar kurup halkları yönetme yeteneğine sahip olan Türkler, en başta bu özelliklerinden dolayı, daha en erken devirlerden itibaren dört bir yana göç etmiş, buralardaki halklara hakim olarak ve onlarla sosyal, kültürel, siyasal ve dini bir ahenk içinde yeni uygarlıklar oluşturmuşlardır. Türklerin başka kültürlere ve uygarlıklara olan ilgileri ve açık fikirlilikleri, onların farklı halkları kolaylıkla hakimiyet altına almalarını sağlarken, yeni kültürleri ve dinleri, kendi kültürleri ve dinleri içine kanalize etmelerine de sebebiyet vermiştir. Bu sebeple Türkler, İslamiyete kadar birçok devlet kurarken, çok tanrılı veya tek tanrılı birçok din de benimsemişler veya bu dinleri kendi şamanist ve göktanrı inançlarıyla birleştirmişlerdir.

Bu etkileşimlerin yanında Türkler, hakim oldukları halklarla karışmışlardır. Bu sebeple Altaylardan çıkan saf Türk kültürü, daha ilk zamanlardan itibaren durmadan bir devinim ve karşılıklı alışveriş ile daha da gelişmiş, güçlenmiş ve çok geniş topraklara yayılmıştır. Saf Türk ırkı ise, göç edilen yerlerde hakimiyet altına alınan halklarla kurulan akrabalık ilişkileri neticesinde, daha ilk zamanlarda değişime uğramıştır. Bu, kötü bir olgu olarak anlaşılmamalıdır. Aksine Türklük, daha antik dönemlerden itibaren bir ırk olgusundan, daha kapsayıcı, geniş ve güçlü bir olguya, yani Kadim Türk Milleti olgusuna dönüşmüştür. Büyük Önder Atatürk’ün de savunduğu gibi Türkler, Orta Asya’dan Avrupa’ya, çok geniş bir coğrafyaya güçlü kültürlerini ve kimliklerini yayarken, buradaki halkların kendileri ve kültürleri ile ahenkli bir alışveriş içinde, fakat asli unsurlarını asla kaybetmeden, daha geniş ve Kapsayıcı Türk Milleti’ni yaratmışlardır.

Peki bu asli unsurlarımız nelerdir? En başta güçlü ve sağlam dilimizdir. Orta Asya’dan Avrupa’ya yayılan tüm Türk Milleti, az-çok, tarihin başından beri birbirlerini anlayabilmektedir. Başta gelen kültürel unsurlarımız, (yazlak-kışlak, at kültürü, giyiniş tarzları, yemek kültürü, kan kardeşliği, Göktanrıcılığın İslam içinde devam eden etkisi, çaput bağlama, nazar boncuğu, kurgan-türbe geleneği, tamga geleneği, 40’lar, 7’ler, 12’ler, otağ-yurtluk vb.)  teşkilatçılığımız ve siyasi geleneğimizdir. Bu olgular, Türk Milleti’nin, daha Altaylardan çıktığı ve saf bir ırk olduğu ilk zamanlarından beri sürdürdüğü, Dünya’nın neresinde olursa olsun birbirini tanıyacağı ve değişmeyen olgularıdır. Sonuç olarak Türk Milleti, ister sarışın olsun, ister esmer olsun, ister çekik gözlü olsun aynı dili konuşan, bu güçlü kültürel olguları tanıyan, bilen ve kendini Türk hisseden insanlardır.

 

Kaynaklar

  1. AYDA, A.; “Etrüsklerle İskitler Arasında Benzedikler”, VIII. Türk Tarih Kongresi, 1979.
  2. DURMUŞ, İlhami, “Massagetler”, Bilig, 3, 1996, s. 89.
  3. GROUSSET, Rene, The Empire Of The Steppes. Rutgers University Press, New Jersey, 1989.
  4. Kaegi, W. E. (2003). Heraclius: Emperor of Byzantium (First Edition) Cambridge:Cambridge University Press, 140-151.
  5. Karakoç, E. (2017). “İskit Türklerinde Kadınların Önemi”. Akademik Bakış Dergisi, 61,522-532.
  6. Kitapçı, Z. (2004). Türkler Nasıl Müslüman Oldu. Konya: Yedi Kubbe Yayınları
  7. KOCA, S.; Türk Kültürünün Temelleri, Damla Neşriyat, İstanbul, 1990.
  8. LANDSBERGER, B.; “Ön Asya Kadim Tarihinin Esas Meseleleri”, Türk Tarih Kongresi, Eylül, 1987.
  9. Muhammet b. Cerir Taberi, Tarih-i Taberi (4 Cilt), (Çev. F. Gürtunca). İstanbul: Sağlam yayınları.
  10. NEMETH, G.; “Türklüğün Eski Çağı”, Ülkü, XV, 1940.
  11. ROLLE, Renate, The World of the Scythians, University of California Press, Berkeley 1989.
  12. Roux, J. P. (2002). Türklerin Tarihi: Pasifikten Akdeniz’e 2000 Yıl (Çev. A. Kazancıgil, L. A. Özcan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
  13. ROUX, J. P.; Altay Türklerinde Ölüm, Çev. A. Kazancıgil, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1999.
  14. Suat Karaman, (2015). İbn-i Battuta’ya Göre 14. Yüzyılda Anadolu, Kozmos Yayınları.
  15. TARHAN, T.; “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, 24, 1970.
  16. TOGAN, A. Z. V.; Türk İli (Türkistan) ve Yakın Tarihi, I, Arkadaş, İbrahim Horoz ve Güven Basımevleri, İstanbul, 1942.
  17. TOGAN, A. Z. V.; Umumî Türk Tarihine Giriş, I, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1981.
  18. TUNA, Osman Nedim; Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1990.

 

[1] Gazi Üsniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Eskiçağ Bilim Dalı

Doç. Dr. Eren Karakoç

1988 yılı Ankara doğumluyum. Lisans öğrenimimi Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tarih bölümünde tamamladım. Yüksek lisans ve doktorayı Gazi Üniversitesi Tarih Anabilim Dalı, Eskiçağ Bilim dalında yaptım. Eskiçağ Tarihi alanında, özellikle Yunan, Roma ve İslam öncesi Türk tarihi hakkında kitap ve makaleler yazmaktayım. Aynı zamanda öğretim görevlisiyim. Evliyim ve bir çocuğum var. Boş zamanlarımda ağırlık kaldırmak, güzel eşim ve tatlı oğlumla vakit geçirmek en büyük eğlencem.

You may also like...

10 Responses

  1. Turgut Yılmaz dedi ki:

    Aklımdaki tüm soruları giderecek bir Türk tarihi yazısı olmuş hocam. Ellerinize sağlık.

  2. Seda Saydan dedi ki:

    İnanılmaz etkilendigim bir yazı… Bunu herkesin okumasını ve yanlis bilinenleri ya da hic bilinmeyenleri ögrenmesini cok isterdim. Müthiş bir çalışma, emeginize sağlık…

  3. Dağhan dedi ki:

    Sayın hocam, çok emek verilmiş, müthiş bir çalışma ortaya çıkarmışsınız. Türk Tarihini çok anlaşılır bir şekilde anlatmışsınız. Çok teşekkür ediyorum.

  4. Kemal dedi ki:

    Herkesin okuması ve ders çıkarması gereken müthiş bir yazı olmuş sayın hocam. Saygılar.

  5. Sevgi D. dedi ki:

    Güzel yazınızla Türk tarihi hakkında bilmek istediğim birçok konuya ışık tutmuşsunuz hocam. Çok teşekkür ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir