Gılgamış Destanı

 

Bilgelerin bilgesi, eşsiz kahraman, tanrılara eş tutulandı o. Uruk’u surlarla çeviren, Yüce Tanrı Anu ile Tanrıça İştar için eşi benzeri olmayan kutsal Eanna tapınağını inşa ettiren… En önemlisi, Tufan’ın yıktıklarını yeniden diken… Yarı tanrı, yarı insan, Yüce Kral Gılgamış. Lugalbanda idi babası ve annesi Ninsuna…

Savaşlara girdi, hepsinden zaferle çıktı, dünyanın yarısını dolaştı ancak yetmedi hiçbiri ona. Öylesine yalnızdı ki, unuttu halkını Gılgamış, eğlenceye daldı işi gücü bırakıp. Yakındı bundan Uruk halkı, yüce Tanrı Anu’ya yakardı. Anu onları duydu ve insanları yaratan Anatanrıça Arura’ya emretti. “Sen ki insanı yaratansın, git şimdi yarat bir eşini Gılgamış’ın, öyle biri ki, denk olsun gücü gücüne, akılda ve yiğitlikte, kasırgaya denk biri.”

Gılgamış’a Denk Biri…

Arura Gılgamış’a eş bir insan tasarladı. Bir toprak kil aldı eline ve bıraktı bozkırın orta yerine yaratıp korkusuz Enkidu’yu. Savaş Tanrısı Ninurta kadar güçlü ve cesurdu Enkidu. İnsanlardan habersiz ormanda yaşıyor, ceylanlarla birlikte otluyor, onlarla birlikte su içiyordu dere kıyısında. Günlerden bir gün bir avcı yüz yüze geldi onunla. Avcı donakaldı korkusundan. Gidip babasına, onun avlanmak için kurduğu tuzakları bozan bu yabanıl adamı anlattı. “Git surlarla çevrili Uruk’a, Tanrısal Kral Gılgamış’a,” diye öğüt verdi babası ona. “Gılgamış yabanda yaşayan bu insanoğluyla baş etmenin bir yolunu bulacaktır.”

Avcı, krala anlattığında o kaya kadar güçlü yabani insanı, “Aşk tapınağının en güzel kadınlarından birini al ve git,” diye emretti ona Gılgamış. “O güzel kadını görünce, beraber yaşadığı hayvanları unutacak ve tüm hayvanlar da ondan uzaklaşacak.”

Dediğini yaptı avcı kralının. İştar’ın tapınağında Rahibe Şamhat’ı buldu, beraber ormana gittiler. Dostu olan geyikler ve ceylanlarla su içerken Enkidu, Şamhat’ı gördü uzaktan ve dediği oldu Gılgamış’ın. Şamhat’ın koynunda altı gün yedi gece kaldı Enkidu. Sonunda gitmeye yeltendiğinde sürünün yanına, dostları ondan kaçıp uzaklaştı. Teselli etti onu Şamhat. “Şimdi öğrendin sevmeyi, sevilmeyi,” dedi ona. Onu Kral Gılgamış’ın yanına götürmeyi teklif etti. Üzüntüyle başını salladı Enkidu. “Götür beni Gılgamış’ın yurduna. Yenişeceğim onunla.”

Çırılçıplaktı Enkidu, o güne kadar da çırılçıplak yaşamıştı. Şamhat onu giydirdi ve elini tuttu onun bir çocuğu tutar gibi. Yola koyuldular. Yoldan geçen bir adamdan havadis aldılar. “Uruk’ta düğün var,” dedi adam. “Tapınağın rahibi genç çifti kutsayacak. Önce Yüce Kral Gılgamış girecek gelinin koynuna. Böyle buyurmuş tanrılar, yasa bu. Damadın hakkı, kraldan sonra…” Öfkelendi bunu duyunca Enkidu. “Gidelim!” dedi. “Göstereceğim ona kim daha güçlü, kim daha yiğit!”

Üstünlüğü Kabullenme…

Uruk meydanında görenler Enkidu’yu, “Gılgamış’la baş edecek yiğit bu işte,” dediler. Enkidu düğün evinin kapısını tuttu, içeri giremesin diye geldiğinde Gılgamış. Kapıştı iki yiğit kapının önünde. Kapılar sarsıldı duvarlar sallandı. Sonunda Gılgamış savurup yere çaldı Enkidu’yu. Bitmişti yenişmesi iki devin. Ve “Sen insanlar arasında teksin,” dedi Enkidu ona. “Anan Ninsuna, en güçlüsü ve korkusuzu yapmış seni yeryüzündeki tüm insanların. Enlil krallık vermiş sana insanları yönetmen için.” Sonra kucaklaştılar ve öpüştüler ve birleşti elleri iki kardeş gibi, dost olup birlikte yürüdüler. Zamanla dostlukları pekişti.

Zaman çok çabuk geçti ve bir gün Gılgamış, “Şimdi sedir ormanlarına gitmeliyiz,” dedi. “Ağzından alevler fışkıran, nefesi ölüm kokan o canavar Humbaba’nın yaşadığı yere. Onun işini bitirmeliyiz.” Tereddüt etti Enkidu. “Rüzgârların Yüce Tanrısı Enlil görevlendirdi onu, güç verdi ona sedir ağaçlarını kurtarıp insanları yıldırmak için.”

Gılgamış’ın sesi ısrar dolup taşmaktaydı. “Neden korkuyorsun bu kadar? Gelmezsen benimle demezler mi, Gılgamış canavarla dövüşerek öldü bir yiğit gibi, güçlü dostu Enkidu evinde kuzular gibi otururken. Gelmezsen gelme! Ben giderim tek başıma. Humbaba’yı yenip keserim ormanın yüce sedir ağacını. Bir tapınak kapısı yaptırırım ondan. Böylece herkes gücümü öğrenir. İnsanların aklından asla silinmez.” İki arkadaşın elleri kenetlendi. Kuşandılar silahlarını, baltalarını ve yaylarını. Artık hazırdılar yola çıkmaya. İstemeye istemeye gitti onunla Enkidu. Dostunu yalnız bırakamazdı.

Günler süren yolculuğun sonunda titredi yüreği korkudan Gılgamış’ın, korkunç yüzünü gördüğünde Humbaba’nın. Bir karabasan gibi her an değişmekte, birbirinden ürkütücü çehrelere dönüşmekteydi. Ağzı kurudu, dizleri titredi, donup kaldı olduğu yerde Gılgamış. Cesaret verdi ona Enkidu, “Korkma kardeşim, ilerle,” diye. “Durma bir korkak gibi, yakışmaz bu sana, korkup geri dönmek yakışmaz bize. Kimse yenemez bizim gibi iki cesur dostu. Unutma, ne kadar yiğit ve güçlü olduğunu.”

Yeniden kazandı Gılgamış cesaretini, saldırdılar Humbaba’ya. Kulakları sağır eden bir çığlık attı Humbaba, o çığlıkla sarsıldı Lübnan dağları. Humbaba yalvardı sonunda Gılgamış’a bağışlasın diye canını. “Kanma!” diye haykırdı Enkidu bu sırada. “Öldürürsen beni, yağacak üstüne tanrıların gazabı, inan bana, acımasız olacak yargıları,” dedi Humbaba. Ve “Durma dostum bitir işin,” dedi Enkidu. “Yüce Tanrı Enlil duymadan sesini. Duyarsa yağdırır üstümüze öfkesini.” Lanet etti Humbaba. “Acılar eksik olmasın üzerinizden. Dilerim Enkidu sen, kıvranarak ölesin ve sen Gılgamış, huzursuz olasın yaşamın boyunca, acı ve hüzünle çatlasın yüreğin.” Enkidu, “Kanma onun sözlerine!” diye bağırdı ve baltasını savurdu Gılgamış. Kocaman bir sal yaptılar nehir boyunca ağaçları taşımak için. Enkidu Salı yönetirken, Gılgamış Humbaba’nın kellesini taşıdı kucağında.

Uruk’a dönüş yolunda, Tanrıça İştar çıktı yollarına. Gılgamış’ın güzelliğinden büyülenmişti güzeller güzeli İştar. Evlenmek istedi deliler gibi bu tanrısal kralla. Tanrıçanın sadakatine hakaretler savurarak reddetti teklifini onun Gılgamış.

Bunu duyunca Tanrıça İştar çığlıklarla fırladı gökyüzüne. Ağlayarak yakardı babası Anu’yla, anası Antu’ya. “Aşağıladı beni Gılgamış, lanetler yağdırdı bana. Gökyüzü Boğası’nı ver bana baba. Benim için öldürsün küstah Gılgamış’ı, rahatlasın yüreğim.” Ve çekip götürdü İştar boğayı yeryüzüne, Uruk’a. Vahşet saçtı orada yaratık. Gılgamış eve Enkidu çıka geldi bu sırada. Kuyruğundan yakaladı boğayı Enkidu ve usta bir kasap gibi sapladı bıçağını Gılgamış yaratığın kürek kemiklerinin arasına.

Enkidu’nun Ölümü

Korkunç bir düş gördü bir gece Enkidu ve şöyle anlattı kardeşi Gılgamış’a: “Toplanmıştı tüm tanrılar düşümde. Gökyüzü Boğası’nı öldürdüğümüz için hepsi kızgındı bize. Gökyüzü Boğası’nı, sedir ormanlarının bekçisi Humbaba’yı boğazlayıp öldürdüler. Bu yüzden ölmeli o ikisinden biri, dedi Yüce Anu. Sonra Enlil konuştu. Ölecekse biri, Enkidu ölmeli, Gılgamış değil.” Enkidu hastalanıp yatağa düştü korku içinde. Ormanda özgürce yaşarken onu bulan avcıya ve Rahibe Şamhat’a lanetler yağdırdı. Ne de mutluydu o zamanlar. Şimdiyse ölümdü ona yakın olan, dere kıyısında birlikte su içtiği geyikler ve ceylanlar değil.

Onuncu günden sonra daha da ağırlaştı Enkidu. On ikinci gün yatağında doğrulup Gılgamış’a seslendi. “Savaşırken yardımıma koşan tanrılar, şimdi beni terk etti. Hani ya, ayrılmayacaktık hiçbir zaman, sen ve ben?” Duyunca sevgili dostunun son nefesini, acı bir çığlık attı Gılgamış, bağırdı. “Dur, gitme insanların en güzeli, terk etme beni! İzin verme benden ayırmalarına seni.”

Uzun süren gece boyunca ağlayıp durdu yaslı Gılgamış acı içinde. Yaşamı ve ölümü sorguladı. Ölüm korkusu sardı dört bir yanını. “Ölmem mi gerekiyor benim de, Enkidu gibi cansız uzanmam mı gerekiyor öylece? Bulabilirsem eğer, tanrıların ölümsüz kıldığı tek insanı, öğrenebilirim ondan sonsuz yaşamın sırrını.” Böylece yollara düştü Gılgamış yeniden tanrıların ölümsüz kıldığı Utnapiştim’i bulmak için. Dağlar, tepeler aştı. Ölüm Suyu durdurdu onu en sonunda. Bu denizi aşabilen yoktu. Urşanabi dışında… Onun istediği gibi bir tekne yaptı Gılgamış ve böylece aştılar Ölüm Suyu’nu.

Tufan’dan Sağ Çıkan

Utnapiştim kıyıda durmuş ufuktan gelen tekneyi izliyordu. Karşıladı Gılgamış’ı ve evine götürdü onu. Yedirdi, içirdi. Başından geçen tufanı anlattı ona. Şurrupak’ın Kralı’ydı o bir zamanlar. Beş yüce tanrı karar vermişti Büyük Tufan için. Yemin etmişti hepsi bu kararı gizlemeye. Onlarla birlikte ant içtiyse de, tanrıların en akıllısı Ea fısıldamıştı bu sırrı Utnapiştim’e. Ve Utnapiştim tam da onun istediği gibi bir gemi yapıp doldurmuştu halkını içine.

Zamanı gelip vuku bulduğunda, altı gün yedi gece sürmüştü Büyük Tufan. Gökteki sel kapakları açılmıştı ve tüm ülkeyi ateşe vermişti cehennem tanrıları. Kil çömlek gibi parçalamışlardı tüm ülkeyi. Yağmur öyle azgınlaşmıştı ki, tanrılar bile kaçıp sığınmışlardı göğün en tepesindeki sarayına Anu’nun. Ama kapatmıştı sarayının kapılarını Anu. Bu yüzden saray duvarının dibine köpekler gibi büzüşmüştü hepsi.

Her şeyin sonunda sular çekilince, teknedeki herkesi salmıştı Utnapiştim ve korku içinde kalmış tanrılar onların yanına inmişti. Büyük Tufan’a karar veren Enlil de oradaydı. Her biri pişman görünüyordu. Belki de bir ödül niyetine, kutsadı Enlil Utnapiştim ve karısını ölümsüzlükle.

Bitirince sözünü Utnapiştim, sırtını duvara dayayıp oturdu Gılgamış umutsuzlukla. “Ne yapmalıyım, nereye gitmeliyim söyle bana Utnapiştim,” diye yakardı. “Yatak odamda ölüm var, attığım her adımda, baktığım her yerde ölüm var. Her yerde beni bekliyor, bana hükmediyor demek ki.”

Eli boş dönerken yurduna Gılgamış, bağırdı Utnapiştim “Dur!” diye. “Gılgamış, onca eziyet çekip geldin buraya, ülkene dönerken bir sır vereceğim sana. Tanrıların bir sırrı bu. Bir bitki yeşerir denizin en derin katında, böğürtlen gibi dikenlidir dalları, gül gibi sivri dikenli. Paralar dokunanın ellerini. Gençlik otudur bu. Bulursan onu, bulmuş olursun uzun yaşamın yolunu.”

Ağır taşlar bağladı ayağına Gılgamış duyunca bunu, batırdı taşlar onu en derin katına denizin. Bitkiyi buldu, yakaladı, parmakları parçalandı. Kesti iplerini ayağına bağlı taşların, suyun gücü onu yukarı fırlattı. Dalgalar kıyıya taşıdı onu, soluk soluğa çıktı sudan Gılgamış. “İşte ölüm korkumu yenecek bitki, gençliğine kavuşturuyor bir parça yiyen herkesi. Uruk’a götürüp bir yaşlıya vereceğim denesin diye. Gençleşirse o yaşlı adam, ben de yiyeceğim gençliğime kavuşmak için yeniden.”

Gılgamış’ın kaçamadığı sonu…

Ve yola çıktı. Konaklamak için durduğunda serin bir gölet buldu Gılgamış, bitkiyi kıyıya bırakıp sulara daldı. Öyle hoştu ki yayılan kokusu bitkinin, bir yılan kokuyu aldı, usulca yaklaşıp bitkiyi kaptı ve derisini değiştirdi kapar kapmaz, bir ok gibi kaçtı. Görünce yılanın yaptığını, oturdu Gılgamış ağladı. “Ne yapacağım şimdi ben? Boşa gitti onca çabam, boşuna yoruldu kollarım, boşuna paralandı parmaklarım. Bir iyiliğim dokunmadı kimseye o eşsiz bitkiyi çalan sürüngenden başka. Şimdi iyice yükseliyor deniz, teknem kıyıda, çok uzaklarda kaldı. Nasıl bulurum aynı yeri ben, nasıl çıkarırım o bitkiyi yeniden?” Yapacak hiçbir şey yoktu. Yurduna dönen yolu takip etti yeniden.

Gidişi gibi dönüşü de coşkulu oldu Gılgamış’ın. Kralları için büyük bir şölen başlattı Uruk halkı. “Ölümsüz bir köle olmaktansa tanrıların, onuruyla yaşayan bir ölümlü olmak daha güzel, daha anlamlı,” dedi halkına. “Canımızı alsa bile tanrılar, ben ve kardeşim Enkidu, onurlu adlarımızla yaşayacağız sonsuza kadar. Unutmayın, aydınlığın peşinden koşanlar, bir gün mutlaka o ışığı yakalar.” Yeryüzünün tüm ülkelerini dolaşmış olan büyük Kral Gılgamış’tı tüm sırları bilen. Çıktığı uzun yolculuktan dönünce, tüm bildiklerini bir taşın üzerine kazıdı.

Yolculuğundan döndükten sonra, nice uzun yıllar Uruk’u yönetti Gılgamış. Adil bir kraldı, yaşamı boyunca bilgiye değer verdi. Ölüm korkusu artık uçup gitmişti yüreğinden, yüce bir kraldı o, halkına iyilikler sunmaktı tek derdi. Halkının aydınlığı oldu her zaman, ülkesini sevgi ve adaletle yönetti. Enlil’in Gılgamış için çizdiği kader gerçekleşti. Bir gün, uzandı döşeğine, biliyordu artık geleni, biliyordu ölümlerin her türlüsünü yendiğini. Bin yıl boyunca anlatılacaktı onun eşsiz serüveni. Bin yıl boyunca ışık tutacaktı ardından gelen krallara, aydınlığın peşinden koşan insanlara. Yattığı döşekten kalkamadı bir daha. Yeraltı dünyasının kapıcısı Namtar, onu da çekti karanlığa.

  

Yararlanılan Kaynaklar:

Oxford World’s Classics, Myths from Mesopotamia, Creation, The Flood, Gilgamesh, and Others. Edited and translated with an Introduction and Notes by Stephanie Dalley. Oxford University Press.

Gılgamış Destanı, Bilgin Adalı

  

 

You may also like...

2 Responses

  1. Selda dedi ki:

    Güzel ve çoğu noktaya ayak basan bir yazı elinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir