Antik Yunan ve Romalıları Kendilerine Hayran Bırakan Amazonlar: İskit Türk Kadınları

Amazonların Atina’ya saldırısı (https://1d4chan.org/images/8/8d/Amazons_Greek.jpg)

Amazonlar, Yani İskit Türk Kadınları

Yazar: Doç. Dr. Eren KARAKOÇ[1]

Antik Çağ’ın en güçlü kavimlerinden biri olan İskit Türklerinin kadınları, sosyal, siyasal, askeri ve ekonomik hayattaki önemleri ile ünlerini bugün dahi “Amazonlar” adı altında sürdürmektedirler. Günümüzde filmlere, romanlara ve müziklere konu olmuş olan bu efsanevi savaşçı kadınlar, aslında İskit yurtlarında at koşturan antik Türk kadınlarıydılar. Erkekleri ile birlikte ata binen, çobanlık yapan ve seferden sefere koşan bu cengaver kadınları gören, başta Grekler (Antik Yunan) olmak üzere diğer milletler, bu kadınlardan etkilenmiş ve yüzyıllarca süregelen ünlü Amazon efsanelerini vücuda getirmişlerdir. Bu savaşçı kadınlar, siyasi, sosyal ve askeri alanlardaki üstünlükleri ile dönemin diğer kavimlerindeki kadınların hiçbir zaman sahip olamadığı haklara sahip olmuşlardır (İskitlerin Hint-Avrupalı olduğu ve Türk olamayacağı savına karşı yazının sonunda ayrıntılı açıklamam mevcuttur.).

Giriş

Amazon efsanelerinde yer alan anlatılar, yüzyıllardan beri insanları hayrete düşürmekte ve hayran bırakmaktadır. Bu anlatılardaki Mitoloji ile iç içe geçmiş tarihlerinde İskit Türk kadınlarını “Amazonlar” olarak öncelikle Grek, sonrasında ise Roma tarihi kaynaklarında görürüz. Neredeyse tanrılara eşit güçteki kahraman Herakles’in (Hercules) maceralarında, Argonotların lideri İason’un Gizemli Altın Post seferinde, Atinalı kral Theseus ile olan çekişmelerinde, antik dünyanın en büyük efsanevi savaşlarından biri olarak görülen Troya Savaşı’nda ve daha birçok efsanede İskit kadınları olan Amazonlar baş rolleri paylaşırlar.

Antik Grekleri ve sonrasında Romalıları bu kadar etkileyen, efsanelerine ve tarihlerine konu olan bu cengâver kadınlar, aslında İskit diyarında yaşayan ve savaşçı Türk geleneklerini günlük hayatlarında icra eden hatunlardı. Bu savaşçı kadınlar, siyasi, sosyal ve askeri alanlardaki üstünlükleri ile dönemin diğer kavimlerindeki kadınların hiçbir zaman sahip olamadığı haklara sahiptiler.

Bu kadınların mensubu olduğu atlı-göçebe İskit boylarının Dünya tarihinde iz bıraktığı dönemler, yaklaşık olarak M.Ö. 8. yüzyıldan M.Ö. 2. yüzyıla kadar olan süreci kapsamaktadır. Bu dönemde İskit Türkleri, atlı göçebe kültürün en savaşçı ve en gelişmiş kavmi olarak, çeşitli boylar ve yüzlerce bodun halinde doğudaki heybetli Altay Dağları’ndan batıdaki Tuna Nehri’nin suladığı geniş düzlükler üzerindeki verimli sulak alanlara kadar

hâkimiyetlerini sağlayarak, Avrasya’nın efendileri olmuşlardır.

Şanlı İskitler

Ancak kimi antik tarihçilere göre asıl İskitler (Avrupalı İskitler), Karadeniz’in kuzeyinde yer alan Tuna ve Don nehirleri arasındaki geniş step ve ormanlık alanlarda yaşamışlardır.[2] Yaşadıkları bölgelerin belli olmasına rağmen, Modern Antik Tarihçiler bu güçlü uygarlık hakkında, aynı yüzyıllarda yaşayan diğer kavimlere nisbetle kısmen daha az tarihi bilgilere sahip olmuşlardır. Antik kaynaklar, İskitlerin kıtlık dolayısıyla kendi akrabaları ve Hunların ataları olan Hiung-Nular ile çatışmalarının sonucunda Asya’dan boylar halinde batıya göç ettikleri hakkında bilgi vermektedir.[3]

Antik Tarih anlatımlarına göre bu güçlü İskit Türk boyları, M.Ö. 7. Yüzyılda doğuda Altay Dağları’ndan batıda Tuna Nehri’ne kadar olan geniş topraklarda büyük bir imparatorluk vücuda getirmiştir. Yaklaşık 400 sene boyunca, başta antik Yunanlar ve Persler olmak üzere çevrelerindeki kavimler ile siyasi, askeri ve sosyal olarak ilişkide bulunan İskit boyları, zamanla karışıklığa düşmüş ve zayıflama sürecine girmiştir. Batıda ve özellikle Trakya topraklarında, M.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında Büyük Fatih İskender’in babası olan Makedon II. Philippos, buradaki İskit boylarını hâkimiyeti altına almıştır. Doğuda ise, yine İskit boylarından biri olan Sarmatlar, yönetimi ele geçirmeye başlamıştır.

Güçlü Sarmatlar

Savaşçı Sarmatlar, zırhlı süvari birlikleri ile Don Nehri’ni geçerek, M.Ö. 4. yüzyılın sonuna kadar, bölge bölge diğer tüm İskit boyları ile savaşarak hâkimiyetlerini genişletmiş ve batıya doğru ilerlemişlerdir. Özellikle sonraki Romalı tarihçiler tarafından verilen bilgilere bakılırsa savaşçı göçebe kültürü ile yoğrulan bu boy, İskitleri de içine katarak, artık sadece Sarmatlar adıyla anılmaya başlayan bir Türk boyu haline gelmiş ve Romalılara kök söktürmüştür.[4]

Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan İskit-Türk boyları, Klasik Dünya ile çok yakın ilişkilerde bulunmuşlardır. Onların uzun süren bu ilişkileri ile birlikte, Avrasya’nın en ücra köşelerine kadar Helenistik Kültür ve İskit Türklerinin sahip oldukları gelişmiş ve orijinal atlı-göçebe kültürü yayılmıştır. İskitlerin gelişmiş formdaki askeri donanımları, at koşum takımları ve hayvan üslubunda yapılan sanat ürünleri, Tuna bölgesinden doğudaki uzak Çin’e kadar, bütün göçebe ve yerleşik kavimler arasında yaygınlaşmış ve kullanılmıştır.[5]

Rusların, İskit Türkleri hakkında yaptıkları 200 senelik arkeolojik çalışmalarına rağmen, bu büyük kültürün tarihi hakkında birçok cevaplandırılamamış soru bulunmaktadır. Makalemizin ana konusu olan İskitlerin savaşçı kadınları hakkında ise daha fazla bilgilere ulaşılmıştır. Bu bilgiler için temelde üç kaynağa başvurulmuştur. Bunlar, antik Grek ve Romalı yazarların bıraktıkları kayıtlar, özellikle çömleklerin ve heykellerin önde geldiği zengin Greko-Roman ikonografisi ve arkeolojik bulgulardır.

İskit Türk Hatunları

Efsanelerde anlatılanlardan farklı olarak arkeolojik bulgulardan çıkarıldığına göre Amazonlar, yani İskit-Türk kadınları böyle görünmekteydi. (https://tr.pinterest.com/pin/480759328957170648/?lp=true)

İskit yurdunu gezip gören Halicarnassoslu tarihçi Herodotos’un eseri, İskit kadınları hakkında en önemli kaynaklardan birini teşkil eder. Bu esere göre İskitler ve İskitlerin bir boyu olan Sarmatlar’da kadınlar, çağdaşları olan birçok kavimden farklı olarak yüksek bir toplumsal statüye sahiplerdi. Grekler bu kadınlara oiorpata, yani erkek öldüren derlerdi.[6] Herodotos’un bahsettiğine göre amazonların torunları olan Sarmat kadınları ise, geleneksel kültürlerine bağlı olarak yaşarlardı. At üzerinde erkeklerle veya yalnız başlarına avlanmaya gider, savaşlara katılır ve erkeklerle aynı giysileri giyerlerdi.

Sarmatlar, İskitlerle aynı dili konuşmalarına rağmen, Amazonların tam olarak bu dili kavrayamamış olmalarından dolayı farklı bir lehçeyle konuşurlardı. Herodotos’un belirttiğine göre bu savaşçı kadınlar, geleneklerine göre en az bir erkek düşmanı öldürmeden evlenemezlerdi. Bu nedenle kimi kadınlar yaşlanana kadar evlenemezlerdi.[7]

Amazon kraliçesi (https://xenohistorian.wordpress.com/2013/12/29/amage-the-sarmatian-queen/)

Starbon’a Göre

Yunan tarihçi ve coğrafyacı Strabon’un eserinde yer alan ve efsane ile gerçeğin iç içe geçtiği anlatılara göre bu müthiş kadın savaşçılar, değişik gelenekleri ile erkeklerden ayrı bir şekilde kendi kadın topluluklarında yaşarlardı. Ana vatanları ise Karadeniz’in güney kıyılarında uzanan Sinop ile Trabzon arasındaki bölgeydi. Büyük olasılıkla Anadolu’ya doğru M.Ö. 7. yüzyılda gerçekleşen İskit-Kimmer göçleri ile buralara yerleşen İskit kadınları, Greklerin onlara taktıkları Amazon isimleri ile anılmaya başlamışlardı.

Bu kadınlar, kendilerini tehdit eden her türlü düşmana karşı cesurca savaşır, savaş alanında ancak çok tecrübeli ve güçlü savaşçılar tarafından mağlup edilebilirlerdi. Antik kaynakların belirttiğine göre güçlü gördükleri bazı erkek savaş esirleri ile nüfuslarının devamı için cinsel ilişkiye girer, sonra bu erkekleri öldürür, sadece çocukları sağ bırakırlardı. Hamile amazondan doğan erkek çocuklar yurttan uzaklara sürülür, kızlar ise o dönemin meşhur sertliği ile bilinen Spartalı standardında askeri eğitim görür, müthiş savaşçılar ve at sürücüleri olarak yetiştirilirlerdi.[8]

Arkeolojik Kaynaklarla Asıl Amazonlar

İskit-Türk kadınlarının genel takısı

Amazonlar çatışmalarda çok çeşitli silahları kullanırlardı. Antik yazarlara ve ikonografik kaynaklara göre, kullandıkları en temel silahlar ok ve yaylar, ciritler, mızraklar ve çift ağızlı büyük savaş baltalarıydı. Savunma silahlarının arasında ise en fazla, Grek yazarların bahsettikleri yarım ay şeklinde olan Grekçe peltast denen hasır kalkanlar, savaş kemerleri ve Helenistik tunç miğferleri bulunurdu.[9] .

Hippocrates’in betimlemesine göre Amazonların sağ göğüsleri bulunmazdı. Bunun nedeni ise kendilerinin yaptıkları sağlam tunç plakaları ısıtarak kız çocuklarının göğüslerine iliştirmeleriydi.  Bu dağlama nedeniyle deriye işleyen bu plakalarla sağ göğüs bir daha büyümez, bu sayede zamanla tüm güç sağ omuz ve sağ kolda toplanırdı.[10] Amazonlar, savaş gereci olarak kullanmalarının yanında, hayatlarının her alanlarında atlarına da çok bağlılardı. Yazılı kaynaklarda cesur savaşçılar olarak betimlenmelerinin yanında tecrübeli süvariler olarak da bahis olunurlardı. Atların, amazonların hayatında çok önemli bir rol oynamasını, açıkça en güçlü ve efsanevi kraliçelerinin adlarında da görürüz: Lisippa, Hippo ve Hippolita. Bu kraliçelerin isimlerinin hepsi Grekçe at kelimesi ile aynı kökten gelmekteydi. [11]

Herodotos’a Göre Amazonlar

Başta Herodotos olmak üzere, antik yazarların savaşçı İskit ve Sarmat kadınları hakkında yazdıkları uzun bir süre gerçekdışı olarak görülmüş ve tarihi olarak önemsenmemiştir. Ancak 1960’larda ve 70’lerde Volga ve Ural bölgelerinde, İskit-Sarmat Kurganlarında yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkan arkeolojik bulgular, bu görüşlerde radikal değişikliklere neden olmuştur. Bu mezarlarda yer alan kadın iskeletlerinin yanında bulunan zengin silah, zırh ve koşum takımları, antik kaynakların doğrulanmasını sağlamıştır.

(https://www.realmofhistory.com/2016/07/09/10-facts-scythians-warfare/)

Ele geçen bu müthiş el işçiliğine sahip buluntularla, İskit-Sarmat kadınlarının toplumda çok önemli bir konumda oldukları da anlaşılmıştır. Kimi tarihçiler tarafından ise bu bölgedeki boyların bir ana tanrıça kültüne inandığı ve savaşçı kadınlara kutsal bir önem atfettikleri şeklinde yorumlanmıştır. Bu etkileyici bulgulara göre İskit-Sarmat kadınları, sadece cesur savaşçılar değil, aynı zamanda birçok ritüel ve dini ayrıcalıkları da ellerinde bulunduran savaş önderleri olabilmekteydi. Sadece kadın mezarlarında bulunan taşınabilir taş sunaklar, taş kaşıklar ve süslü hayvan figürinleri, aynı zamanda burada bulunan ritüel objelerle birlikte ele geçen profesyonel bir savaşçıya ait olması gereken birçok silah çeşitleri[12] bu görüşü destekler niteliktedir.

Herodotos ile başlayan ilk yazılı kaynaklarda belirtildiğine göre Amazonlar genellikle Volga-Ural bölgelerine değil, Azak Denizi bölgesi ve Tanais Nehri (Don Nehri) yakınındaki Antik Tanais şehrinin bulunduğu bölgelere yerleştirilmiştir. Buradaki Sarmat öncesi İskit kurganlarında da silahları ile gömülmüş birçok kadın mezarı ortaya çıkarılmıştır. Bu arkeolojik bulgulara dayanarak birçok tarihçi, Amazonların özellikle Azak Denizi civarında yaşadığını belirtmektedir.

Samsun şehrinde bulunan Amazon Heykeli. Amazonların bir kısmı Ordu ile Samsun arasındaki bölgelerde yaşamıştır. (http://www.mehmetcanyegen.com.tr/wp-content/uploads/2014/06/amazon1.jpg)

Plutarkhos’a Göre Amazonlar

Plutarkhos’a göre Tanais Nehri önceden Amazon Nehri olarak adlandırılmaktadır. Bunun nedeni ise Amazonların bu nehirde yıkanmaları olarak belirtilmektedir. Çoğu antik yazarın belirttiğine göre ise bu bölge ilk olarak Sarmatların değil, İskit Türklerinin hâkimiyeti altında bulunmaktaydı. Amazonların çoğu geleneklerinin İskit gelenekleri ile aynı olması, bu savaşçı kadınların İskit bölgesinin yerlileri olmalarını da kanıtlamaktadır. Bu açıklama ile Herodotos’un belirttiği Amazonların efsanevi anayurtları olan Karadeniz’in Güney kıyılarından Azak Denizi kıyılarına gelmeleri bir şekilde anlaşılabilir. Fakat kimi tarihçiler, Ural-Volga bölgesindeki bulgulara dayanarak, gerçek Amazonların sadece Sarmat kadınları olduğunu savunmaktadır.[13]

Ancak bu durum, daha yakın bir zamanda, 1991 yılında İskit bölgesinde yapılan geniş ölçekli kazılarla değişmeye başlamıştır. Ortaya çıkarılan birçok kurganda bulunan kadın mezarlarının incelenmesi sonucunda, buralarda bulunan arkeolojik bulguların Sarmat kadınlarının mezarlarında bulunan objelerle büyük benzerlik gösterdiği görülmüştür. Arkeologlar Tuna ile Don Nehri arasındaki bölgelerde keşfettikleri 112 kadın mezarında silah buluntularına rastlanmıştır. Bu mezarlarda yapılan antropolojik çalışmalara göre, bu kadınların yüzde 70’i 16 ile 30 yaşları arasında ölmüş olduğu tespit edilmiştir. [14]

Güney Ukrayna’da bulunan Akkerman yakınındaki 16 nolu Kurgan, bu tarzdaki mezarların en heyecan vericisidir. Burada bulunan savaşçı bir kadın iskeletinin yanında sayısız adak eşyaları, tunç ve gümüşten yapılmış güzel işçiliğe sahip bilezikler, tunç bir ayna, kolye, cam boncuklar, kurşun iğ halkaları, içinde yemek kalıntıları bulunan yemek kapları, sadakla birlikte bulunmuş 20 mahmuzlu tunç ok ucu, iki mızrak başı ve deri üstüne metal plakaların kaplanması ile yapılan mükemmel bir savaş kemeri bulunmuştur. İncelemeler sonucunda burada yatan savaşçı kadının kafatasında çeşitli kesikler ve diz kapağına saplanmış mahmuzlu bir ok ucuna rastlanılmıştır. Bu savaşçı kadının aldığı savaş yaraları ile öldüğü anlaşılmaktadır.[15]

Ukrayna’daki Ordzhonikidze yakınındaki 13 nolu kurgandaki ana mezarda ise sol dizine saplı bir tunç ok başı bulunan bir İskit kadının iskeletlerine rastlanmıştır. Araştırmalar bu kadının da savaş yaraları dolayısıyla öldüğünü göstermektedir. Ancak burada yatan kadın savaşçının yanında bir bebeğe ve 7-10 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir erkek çocuğa ait iskeletler de bulunmuştur. Buradaki buluntular, savaşçı İskit kadınlarının sadece bakirelerden oluşmadığı, aynı zamanda annelik yapan kadınların da varlığını göstermesi bakımından önemlidir. Buna ek olarak, antropolojik incelemelere göre kurganlarda bulunan bu İskit kadınlarının çoğunun yaşlarının genç olduğu anlaşılmaktadır.[16]

Bu buluntulardan yola çıkılarak yapılan yorumlarda, Amazon olarak adlandırılan savaşçı İskit kadınların, özellikle M.Ö. 5. yüzyıl ve 4. yüzyıllarda İskit ordularında özel kuvvetler halinde ve hafif kuşamlarla süvari olarak görev yaptıkları belirtilmektedir.[17] Bu kanıtlardan savaşçı kadınların, erkek savaşçılarla eşit olarak görüldüğü de ortaya çıkmaktadır.[18]

Bir İskit-Türk kadını(https://www.realmofhistory.com/2016/07/09/10-facts-scythians-warfare/)

Görüldüğü üzere bu bölgelerdeki savaşçı kadınların kurganlarındaki buluntularla, İskitya’nın diğer bölgelerindeki buluntular da (aynı zamanda Sarmatya’nın da içinde bulunduğu bölgeler) birbirleri ile kültürel olarak aynılık göstermektedir. Bulgular sonucunda bu savaşçı kadınların, efsanelerde bahsedilen bütün erkeklere saldıran, sadece kadınlardan oluşan vahşi Amazonlar olmadıkları, büyük ihtimalle boyların korunmasında, askerlik hizmetinde ve avlarda erkeklerle birlikte yer alan cengaver ruhlu Türk kadınları oldukları ortaya çıkmaktadır. Büyük ihtimalle İskit gelenek ve göreneklerinde, kadınları da kapsayan bir askerlik hizmeti bulunmaktaydı. Genellikle İskit-Türk kadınları ve kızları, erkekler akınlara, seferlere ve sezonluk sürü çobanlığı için uzaklara gittiğinde bodunların merkezini korumaktaydı.

Bu kadınlar, özellikle küçük yaştan itibaren İskit geleneğinde askeri eğitim almaya başlarlar ve en iyi seviyede at binip ok atmayı öğrenirlerdi.[19] Sicilyalı Diodorus’un belirttiğine göre İskit kadınları erkekler gibi savaşmayı öğrenirler, onlar gibi cesur olurlar ve her türlü zihinsel ve fiziki üstünlüğe sahip olurlardı. Aynı zamanda bu özellikler sadece İskit kadınlarında bulunmaz çevredeki diğer göçebe boyların kadınlarında da görülürdü.[20]

Eklenmesi gereken önemli bir nokta da, kurganlarda bulunan kült ve dini sembollere sahip eşyaların, bu kadınların sadece tecrübeli birer savaşçı olmadıklarını, sosyal, politik ve dini olarak da önemli bir yere sahip olduklarını gösterir. Belki bir ana tanrıça kültüne tapınılması bile söz konusu olabilir. Bu, özellikle M.Ö. 8. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan İskit-Kimmer akınları sonucu, Anadolu’da önem kazanan Efesli Artemis, Afrodit Apartura, Kibele gibi önemli tanrıça kültlerinde görülebilir. Kimmerlerin peşinden M.Ö. 8. Yüzyılın sonunda Anadolu’ya gelen İskitlerin savaşçı kadınları, yüksek olasılıkla Amisos’taki Termessos’ta (Samsun-Ordu arasındaki verimli düzlük olan Terme) kutsal bir kadın krallığı kurmuş olabilir. Bu şekilde Greklerle sosyal, askeri ve siyasi olarak ilişkilere giren bu kadınlar, onların literatürlerinde efsanevi savaşçı Amazonlar olarak yer almıştır.

İskit kadınları, Amazonlar adıyla anılarak Arkaik dönemdeki Grek sanatında da birçok efsaneyle iç içe geçmiş bir şekilde önemli bir figür olarak görülmüştür. Greklerin en önemli destanlarından biri olan İliad’da da Amazonlara Antianeirai (erkek gibi dövüşenler) denilmiştir.[21] ). İç içe geçmiş bu efsanelere ve antik yazarların eserlerine göre Amazonlar, verimli ve güçlü Likya’yı (Türkiye’nin güneybatısı) bile istila etmiştir. Bunun üzerine buranın kralı İobates, kıskançlığından ötürü, ünlü Grek kahramanlarından olan Bellerophon’u Amazonlar tarafından öldürülmesi için onlara karşı göndermiştir. Ancak Bellerophon, Amazonları bozguna uğratmayı başarmıştır.[22]

Diodorus Siculus’a göre ise Amazonların güçlü kraliçesi Myrina, bugünkü adıyla Libya olarak bilinen ülkeye büyük bir askeri sefer düzenlemiştir.[23] Bu sefer sonucunda oradaki Atlantianlar denilen halkı bozguna uğratarak, gelişmiş şehirleri Cerne’yi yakıp yıkmıştır. Bu başarıdan sonra, Atlantianların komşuları savaşçı Gorgonlarla da çatışmaya giren Amazonlar, o kadar başarılı olamamıştır. Bunun üzerine Myrina, doğuya ilerleyerek Mısır firavunu Horus ile anlaşma sağlamış, daha doğudaki Suriye, Arabistan ve Kilikya’da (Adana, Mersin, Hatay yöreleri) bulunan şehirleri ele geçirmiştir. Daha sonra ünlü Troya kralı Priamos tarafından desteklenen Frigya’yı (Ankara, Eskişehir yöreleri) da ele geçiren bu güçlü kraliçe, batıya ilerleyerek Ege Denizi’ndeki birçok Grek adasına hâkimiyetini kabul ettirmiştir. Ancak kuzeybatıda, Trakyalı Mopsus ile birleşen Sipylus önderliğindeki diğer boylardaki İskitler, kuzeye ilerleyen Myrina ile savaşa tutuşmuşlar ve Amazonları bozguna uğratarak kraliçeyi öldürmüşlerdir.[24]

Myrina’dan sonra Amazonların başına geçen Hippolyta hakkında ise, Greklerin en güçlü kahramanı olan Herakles (Latince Hercules) ile olan teması efsanelerde geçmektedir. Kral Eurystheus tarafından Amazonların kraliçesi Hippolyta’nın kemerini almakla görevlendirilen Herakles, Terme’ye geldiğinde kur yaparak Hippolyta’nın kemerini almayı başarır. Ancak bu savaşçı kadınların gücünden ürkerek, o bile Amazon diyarından kaçar.[25] Kimi efsanelere göre ise Herakles’in yoldaşı olan Atinalı Theseus, Termessos’tan (Terme) dönüşte Hippolyta’nın kardeşi Antiope’yi kaçırır. Sonrasında Antiope ile aşk yaşamasına rağmen Hippolyta, öc almak maksadıyla Atina’nın yer aldığı Attika Bölgesi’ne sefer düzenler. Atinalılar ile Amazonların bu savaşları, özellikle Atina’daki ünlü tapınak Parthenon ve Halicarnassos’daki müzenin üzerindeki rölyeflerde gösterilmiştir.

Yunanlarla Amazonları resmeden rölyef

Bir diğer efsaneye göre Hippolyta’yı bir av sırasında yanlışlıkla öldüren kardeşi Penthesilea, bu üzüntüsüne rağmen Amazonların sonraki kraliçesi olmuştur. Bu sırada Grekler, kral Agamemnon önderliğinde Troya’ya bin gemili büyük bir sefer düzenlemiştir. Bunu haber alan Penthesilea, Anadolu’yu savunmak amacıyla Troya safında yer alarak batıya doğru yola çıkmıştır. Troya’ya, güçlü prens Hektor’un, Akhilleus tarafından öldürülmesinden sonra varan Penthesilea, Troyalılara Akhilleus’u öldüreceğinin sözünü vermiştir. Savaş sırasında birçok Grek kahramanını öldüren Penthesilea, efsaneye göre o dönemin en büyük savaşçısı olan Akhilleus’un karşısına da çıkmış, fakat başarılı olamayarak öldürülmüştür.[26]

Diğer bir efsaneye göre ise amazonlar, Tuna Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü yerin yakınında olan ve Akhilleus’un küllerinin annesi Thetis tarafından bir mozoleye konulduğu efsanevi Leuke Adası’na sefere çıkmışlardır. Adaya ulaştıklarında, Akhilleus’un hayaletinin ortaya çıkmasıyla Amazonların atları ürkmüş ve sahiplerini sırtlarından atarak üstlerinde tepinmeye başlamıştır. Bu nedenle başarıya ulaşamayan amazonlar, adadan çekilmek zorunda kalmışlardır.[27]

Bir İskit hatunu bu şekilde görünmekteydi (https://www.theapricity.com/forum/showthread.php?223027-Greek-Saka-Scythian-Bactrian-Domination-Of-Ancient-NorthIndia-And-Their-Modern-Descendants&styleid=75)

Amazonlar hakkındaki bu efsanevi bilgilerin yanında, çeşitli kaynaklarda Büyük İskender’in zamanında da Anadolu’da bulundukları hakkında bilgi verilmiştir.İskender’in seferleri sırasında yanında bulunan yazarlardan birkaçı, amazon kraliçesi Thalestris’in bu büyük fatihin başarılarını duyarak onu ziyaret ettiği ve ondan hamile kaldığını belirtmişlerdir. Ancak Plutarkhos eserinde, İskender’in yakın arkadaşı ve komutanlarından biri olan Trakya kralı Lysimakhos’a, sonraki zamanlarda bu olay söylendiğinde, onun güldüğü ve “O zaman ben neredeydim ki ?” dediğinden bahsetmiştir.[28]

İlk büyük antik tarihçi Herodotos’un açıklamasına göre ise Grekler, Amazonlarla Karadeniz’in güneyinde bulunan Thermodon Nehri (Bugünkü Samsun-Ordu arasındaki Terme Çayı) civarında büyük bir savaşa tutuşmuşlardır. Çekişmeli savaş sonucunda amazonları yenmeye muvaffak olan Grekler, birçok kadın savaşçıyı esir alarak gemilerine yüklemişlerdir. Sonrasında denize açıldıkları sırada ayaklanan Amazonlar, bütün Grekleri öldürmüşlerdir. Ancak denizciliği bilmeyen bu kadın savaşçılar, aniden patlak veren büyük bir fırtına sonrası Kuzeydeki Azak Denizi kıyılarına sürüklenmişler ve İskit diyarında karaya çıkmışlardır.

Sonrasında Amazonlar, kısa sürede İskitlerle savaşmaya başlamışlardır. Savaştıkları savaşçıların kadın olduğunu fark eden İskitler, barışçıl ve samimi ilişkiler kurmak amacıyla aralarından seçtikleri genç ve güçlü erkekleri Amazonlarla görüşmeye yollamışlardır. Görüşmeler sonucunda erkekleri beğenen Amazonlar, İskit gençleri ile evlenmiş ve bu sayede Sarmat adı verilen yeni ve güçlü bir boy ortaya çıkarmışlardır.[29] Bu efsanelerdeki zaman yanlışlıklarına rağmen, efsanelerin gerçeklerin gölgeleri oldukları tarihçiler tarafından da bilinmektedir. Amazonlar hakkındaki bilgilerin geniş bir coğrafyada birbirini doğrular bir nitelikte dile getirilmiş olması da, anlatılardaki kültür unsurlarının çoğunlukla doğru olduğunu göstermektedir. Bu nedenle bu bilgilere özel bir önem atfedilmektedir.

İskit Türklerindeki kadınların siyasi hayattaki rolünü vurgulayan bu efsanevi bilgilerin yanında, tarihi olarak gerçekliği kanıtlanmış bilgiler de yer almaktadır. Herodotos’un verdiği bilgilere göre büyük Pers kralı Kyros’un, birçok kavmi hâkimiyetine aldıktan sonra ömrünün son yıllarını İran’ın kuzeydoğusunda oturan bozkır kavimleri ve en çok da İskitlerle savaşmakla geçirdiği anlaşılmaktadır. Bu sırada İskitlerin başında ünlü kadın hükümdar Tomris bulunmaktaydı. Aşağı Oxus bölgesinde güçlü Pers ordusunun karşısına çıkan İskitlere komuta eden Tomris, savaşta “turan taktiği” ya da “kurt oyunu” adı verilen bozkır savaş taktiği ustaca uygulamış ve Pers ordusunu mağlup ederek[30] Persleri Dünya’da ilk defa büyük bir bozguna uğratan kadın hükümdar ünvanını almıştır. Bu durum Perslerin Asya’ya yayılmasını engellemiştir.

Tomris’in Perslerle savaşmasının asıl sebebi, onlar tarafından kandırılarak öldürülen oğlunun intikamını almak istemesiydi. Resimde Tomris’in elinde tuttuğu kafa Kyros’un kafasıdır. (http://www.antiktarih.com/2018/11/11/tomris-hatun-ve-iskitler/)

Pers-İskit Mücadelesi haricindeki efsanelerle iç içe geçmiş olan bu anlatılar, aslında Grek ve Romalıların, İskit ve sonraki Sarmat kadınlarını bizzat savaş alanlarında görmesi ve hayal güçlerinin bir sonucudur. İlk tarihçilerden sayılan Herodotos’un Tarih’inde bahsettiği Amazonların İskit diyarına gidişi ve buralarda İskitlerle karışarak Sarmatların atalarını oluşturmaları hikâyesi, büyük ihtimalle İskitler ve Grekler arasında yıllar boyunca konuşulagelmiş hikâyelere dayanmaktaydı. Amazonların anayurdunun Terme civarına yerleştirilmesi hakkında ise, bu bölgenin aşırı derecede nemli oluşu ve geniş çaplı arkeolojik kazıların yapılmaması, bu konuda daha fazla yorum yapılamamasına neden olmaktadır.

Sonuç

Antik Çağ’daki İskit-Türk kadınlarının sosyal, siyasal, askeri ve ekonomik hayatta sahip oldukları bu öneme, dönemin diğer kavimlerindeki kadınların hiçbirisi maalesef sahip olamamışlardı. İskitlerle aynı dönemde yaşayan ve sonraki Araplarla ırk bağları olan Asurlularda kadınlar, sosyal hayatta son derece sınırlı haklara haizdi. Yanlarında ailenin erkek fertlerinden biri olmadan evden dışarıya çıkamamakta, dışarıya çıkanlar ise örtünmek zorunda bırakılmaktaydı. Örtünmeden dışarıya çıkabilen kadınlar ise erkek arayan kadınlar ve fahişelerden oluşmaktaydı.

Bununla birlikte Asurlu kadınların toplumsal hakları da son derece kısıtlanmıştı. Bir erkekle iletişime geçmeleri çok katı kurallara tabi tutulmuştu ve verilen cezalar gayet acımasızdı. Yüksek toplumsal statüye sahip olan saraylı kadınların bile, çok yakın akrabaları dışında bir erkekle yalnız başlarına konuşmaları kesinlikle yasaktı. Bunun yanında tüm kadınlar, sosyal, siyasal ve ekonomik alanda erkeklerle karşılaştırılamayacak kadar düşük bir hayat standardına sahiplerdi.[31]

Antik Yunanlarda Kadının Durumu

Dönemin diğer önemli bir kavmi olan Antik Yunanlarda da durum pek farklı değildi. Günümüz demokrasisinin kurucusu, insan hakları ve felsefeyi insan âlemine armağan eden bu millet, kadınlarına erkeklerle karşılaştırıldığında son derece düşük bir hayat standardı sunmaktaydı. Demokrasinin sadece erkekler tarafından yaşanabildiği Greklerde, Polis devletinin tüm yurttaşlık hakları da sadece erkeklerle sınırlıydı. Grek şehirlerinde de kadınlar çoğunlukla evden dışarı çıkmamakta, tüm işlerini evlerinde görmekteydi.[32] Tarihçilerin verdiği bilgilere göre Grek kadının durumu reşit olmayan bir çocukla eşit statüdeydi. Kadın, evlenmemişse babasının koruması altında, evlenmişse kocasının gözetiminde, kocası ölmüşse ailede olan diğer erkeklerin sorumluluğundaydı.[33] Demokrasinin merkezi olan Atina’da kadınlar ne mülk ne de miras sahibi olabiliyordu.

Ancak kadınların toplum hayatında biraz daha iyi bir yere sahip olduğu Sparta’da kadınlar mülk ve miras sahibi olabiliyordu. Boşanma işlemi ise kadın için çok güçleştirilmişti. Erkek ise karısını kolayca boşayabiliyordu. Kaynaklara göre üst sınıftan kadınların bile sosyal hayatı gayet kısıtlıydı. Evin içinde her türlü işi onlar görüyordu. Kadının dışarı çıkmasının gerekli olduğu durumlarda ise mutlaka yanında bir tanıdık bulundurmak zorundaydı. Ancak bu durum bile onların saygınlıklarının sorgulanmasına neden olabiliyordu. Dışarı çıkabilen nadir kadınlar ise aşırı fakir olup çalışmak zorunda kalanlar ile Sami Asurlardaki olduğu gibi fahişelerden oluşmaktaydı. Diğer önemli bir nokta ise Greklerde kadınların eğitim-öğretim alma hususunda hiçbir değerleri bulunmamaktaydı.[34]

Antik Türklerdeki Kadının Farkı

Antik Çağ’da kadın, bu seviyede kısıtlı bir hayatı yaşarken, İskit Türklerinin kadınları, toplumda yüksek bir saygı ve statüye sahip olmuşlar ve el üstünde tutulmuşlardır. Buna şahit olan diğer kavimler ise İskit-Türk kadınlarını, bunca haklara sahip olduğu sürece erkeklerle birlikte yaşayamayacak kadar farklı bir insan türü, gerçek olamayacak kadar mitik varlıklar olarak görüp, efsanevi Amazonları yaratmışlardır. Tüm bu durum, Antik Çağlardaki Türk erkeklerinin kadınlarına ne denli önem verdikleri ve onları sosyal hayatın tüm alanlarında kendileriyle eşit görmelerinin sonucudur. Bu gerçekler günümüzde kadın hakları bağlamında örnek alınacak ve referans gösterilebilecek bir olgu olarak görülmelidir.

Kadınların Türk toplumundaki üstünlüğü İskitlerden çok sonraları da devam etmiştir. Sonraki Hunlar, Göktürkler ve Uygurlarda kadın her alanda erkek ile eşit sayılmıştır. Bu durum, Türklerin İslamiyeti kabulü sonrasında da birkaç yüzyıl devam etmiştir. Bilindiği gibi Türklerin neredeyse tamamı İslamiyeti kabul ettikten sonra, eski inanç ve geleneklerini İslamiyet kültürünün içinde uyarlamış ve farklı bir Anadolu İslam anlayışı ortaya çıkarmıştır. Bu anlayış altında kadınlar, antik atalarının sahip olduğu hakları bir dönem sürdürebilmişlerdir. Bu durumu sonraki Anadolu Selçuklularında da görmekteyiz.

İslam Sonrasında Türk Kadını

Örneğin Anadolu’da Bacıyan-ı Rum teşkilatı kurulmuş, bu teşkilat altında kadınlar, Anadolu’da erkeklerle eşit bir şekilde hem ahilik hem de jandarma görevi görmüşlerdir. İbni Batuta, Taberi gibi dönemin Arap tarihçileri, Türklerin çok savaşçı bir millet olduklarını, fakat hiç sevilmeyen bir özellikleri olduğunu belirtmişlerdir. Bu sevilmeyen özelliklerinin ise kadınlarına fazla değer vermeleri olduğunu söylemişlerdir. Bu özelliklerinin mutlaka törpülenmesi gerektiğini de belirtmişlerdir (Suat Karaman, (2015). İbn-i Battuta’ya Göre 14. Yüzyılda Anadolu, Kozmos Yayınları).

Bacıyan-ı Rum teşkilatından bir Türk kadını (http://avrupaforum.org/anadoluda-silahli-bacilar-gulfer-akkaya/baciyanirum/)

Türk kadınlarının erkeklerle eşitliği, Osmanlı’nın da ilk dönemlerinde devam etmiştir. Fakat, devlet kadrolarının zamanla Türklüğünü kaybetmesi, Arap ulemanın saraya girmesi ve Arap geleneklerinin tesiriyle, hem Anadolu halkının tümü, hem de Anadolu kadını toplumsal hayatta geri kalmaya başlamıştır. Zamanla Osmanlı sarayının da Anadolu Türkmenlerine karşı düşmanca tutum göstermesi ve tüm sosyal ve kültürel yatırımı Avrupa ve diğer Osmanlı halklarına yapması, Anadolu’daki Türklerin uzun bir süre boyunca gelişmekte olan Dünya’dan kopmasına sebebiyet vermiştir.

Bu sebeple Türk kadını da sosyal, siyasal ve toplumsal hayattan çekilmiş, eve kapanmış ve tüm haklarını kaybederek şanlı atalarından gelen kendi benliğini unutarak bir eşya seviyesine düşmüştür. Hatta öyle ki, 19. yüzyılda Anadolu’yu araştırmaya gelen Avrupalı tarihçiler, burada yapılan araştırmalar sonucunda çok önceki Bacıyan-ı Rum teşkilatıyla ilgili bilgilere ulaşmışlardır. Ancak bu teşkilatı oluşturanların Türk kadını olamayacağını, Osmanlı’nın kadınlarının o dönemdeki geri kalmışlıklarına bakarak, bu teşkilatın isminin aslında Hacıyan-ı Rum, yani Rum Hacıları olabileceğini belirtme hatasına düşmüşlerdir.

Fakat Türk kadının bu geri kalmışlığı, Osmanlı’nın son bulması ve büyük Atatürk önderliğinde yeni, çağdaş ve güçlü bir Türk devletinin kurulmasıyla giderilmiş, Türk kadını tekrar şanlı atalarını hatırlamıştır.

Düzenleme: İskitlerin Hint-Avrupalı olduğu ve Türk olamayacağı yorumlarından dolayı bu açıklamayı buraya ekliyorum.

Öncelikle makalemde  bir sürü antik tarihçi, arkeolojik kaynak ve modern tarihçi incelenmiş ve yorumlanmıştır. Ayrıca makalemin bir benzeri bilimsel, uluslararası ve hakemli bir dergi olan Akademik Bakış dergisinde kabul edilmiştir. ” Karakoç, E. (2017). “İskit Türklerinde Kadınların Önemi”. Akademik Bakış Dergisi, 61,522-532.

İskitlerin Hint-Avrupalı olduğu tezini Avrupalı tarihçilerin bir kısmı söylemektedir. İskit dili analizlerine bakıldığında, dilin içinde en az 250 saf Türkçe fiil ve binlerce ismin var olduğu anlaşılmıştır. Yapısının ise sondan eklemeli Ural-Altay dil grubuna ait olduğu da açıktır. Gelenek-göreneklerine bakıldığında (tamga geleneği, kan kardeşlik geleneği, nazar boncuğu geleneği, şamanizm geleneği, Göktanrı geleneği, kurgan geleneği, giysilerinin yapısı, savaş karakterleri, isimleri, metal işçilikleri, yaşadıkları ve yayıldıkları coğrafya (Orta Asya’dan-Avrupa’ya)) neredeyse tamamen bir Türk uygarlığıdır. Hatta sonraki Bizans tarihçileri, Türklükleri tüm Dünyaca kabul edilmiş olan Göktürkler ile karşılaştıklarında, konuşmalarını, giyinişlerini, davranışlarını ve geleneklerini o kadar benzer bulmuştur ki, onlara İskitler diye hitap etmiştir (Kaegi, W. E. (2003). Heraclius: Emperor of Byzantium (First Edition) Cambridge:Cambridge University Press, 140-151.).

Bir uygarlığın hangi millete ait olduğunu anlamak isteyen Dünya’daki tüm tarafsız tarihçiler bunlara bakarak çıkarım yaparlar. Dünya’da bahsettiğim bu sosyal ve kültürel olguların neredeyse tamamını, tüm tarihçilerin onayıyla Türkler yapar. Azıcık kafası çalışan ve yorum yapabilen biri, hatta bir çocuk dahi bu kanıtlardan İskitlerin Türklerle bağlarını anlar. İskitlerin 19. ve 20. yüzyıllarda Hint-Avrupalı olduğunu söyleyen ilk Avrupalı tarihçilerin amacı bilim yapmak değil, siyasete yaranmaktı. Onlar da tüm bu kanıtlardan, kadınlarına, başka hiçbir kavmin sağlamadığı hakları sağlayan, müthiş gelişmiş metal işçilikleri ortaya koyan kavmin Türk olduğunu bal gibi biliyorlardı. Ama hem işlerine gelmiyor, hem de Osmanlının geri kalmışlığına bakarak buna ihtimal veremiyorlardı.

Eğer bu kavmin Türklükle bağlarını kabul ederlerse, o zaman Avrupalılar tarafından politik ve siyasi olarak uygulanan, Türklerin hep geri kalmış, medeniyeti öğrenemeyen Barbarlar olduğu ve savaşılıp, topraklarından atılmaları gerektiği tezi çok büyük yara alacaktı. İskitlerin Türklükle bağları kabul edilirse, emperyalistlerin ordularını destekleyen en büyük destek, yani kamuoyu ve halk desteği kaybedilecekti. Tarih, medeniyetin ilk zamanından beri siyasetle iç içe ve toplumların hayatları için çok önemli olmuştur. Avrupalı emperyalistler de bunu her zaman bilmekteydiler ve sömürmek istedikleri halkların önce tarihini ezmişler ve yalanlamışlardır (Bu bugün de farklı olgularla medya, sosyal medya ve kurulan gizli emperyalist destekli dernekler tarafından icra edilmektedir.)

Çağdaş Türk Devleti’nin kurucusu Atatürk de buna engel olmak istemiştir. O yüzden en fazla tarihe önem vermiştir. Bu konuda araştırmalar yaptırıp, gerçeği ortaya çıkarttırmıştır. İşte Atatürk’ün büyüklüğünü kanıtlayan bir sebep daha… Bu sebeple şu an İskit konusunda iki ana görüş bulunmaktadır. Birincisi, 19. yüzyılda emperyalizmin geleneğini sürdüren tarihçilerin savunduğu İskitlerin Hint-Avrupalı olduğu görüşü, ikincisi gerçek bilimsel metodlarla incelemeler yapan gerçek tarihçilerin görüşü (İskitlerin Türk olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyan ve başta gelen tarihçiler şunlardır: B. G. Niebuhr, A. D. Mordmann, O. Franke, E. H. Minns, M. Ebert, J. Junge, T. T. Rice, O. Süleymanov, E. Seyidof, M.T. Tarhan, Z. V. Togan ve son olarak benim Doçentliğimi almamda en büyük destekçim olan sayın hocam Prof. Dr. İlhami Durmuş. Arzu eden arkadaşlar bu tarihçilerin  eserlerini inceleyebilirler.).

Kendi Görüşüm

Ben bir Akademisyen olarak, herhangi bir konu hakkında yazmadan önce o konuyla ilgili tüm yazılanları incelemeye çalışır, birbiriyle karşılaştırır ve en doğru olanı ortaya çıkarmaya çalışırım. Sonrasında ortaya çıkan gerçekleri kabul eder, bunları kendi yorumumla harmanlayıp yazarım. Gerçek tarihçilik budur. Türkiye’de ve Dünya’nın çoğu yerindeki tarih anlayışında eksik olan budur.

Yine de bu anlayışa karşı çıkan ve sadece gerçekleri yazan çok kaliteli Türk ve yabancı tarihçiler de vardır. Ancak bunların önü, Dünya’ya hakim olan ve her devleti etkileyen kapitalist sistem tarafından kesilmekte ve açıklamaları engellenmektedir. İnternet gibi bir nimet varken, bizim amacımız yanlı ve yansız tüm kaynakları incelemeye çalışıp, ona göre yorum yapmaktır. Bu arada Türkler hakkında genel bilgi mahiyetinde bir kitap önerisi yapabilirim. “Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi” Görüldüğü gibi yazar bir Fransız olmasına karşın çok objektif açıklamalar sunmaktadır. Hatta kitabında, kendisinin de dahil olduğu Fransız, İngiliz ve diğer önde gelen Avrupalı siyasiler ve tarihçiler tarafından Türkler hakkında yanlı ve yanlış bilgilerin bilerek sunulduğu belirtilmektedir.

Kaynaklar

  1. ANTHONY, David, The Horse, the Wheel, and Language: How Bronze-Age Riders from the Eurasian Steppes Shaped the Modern World, Princeton University Press, New Jersey, 2007.
  2. BELİER, Wouter, Decayed Gods: Origin and Development of Georges Dumezil’s “Ideologie Tripartie”, Brill Academic Publishers, Leiden, 1991.
  3. BLAY, Johns, Women and War in the Indo-European World, Nestor ltd., Sanct- Petersburg 1997.
  4. BRASHİNSKY, I. B., “Excavations of Scythian kurgans at Lover Don”, Reports of the İnstitute Archeology, C. 133, 1973, s. 60.
  5. BROOKS, B. A., “Some Observations Concerning Ancient Mesopotomian Women”, The American Journal of Semitic Languages and Literatures, C. 39 S. 3, 1923, s. 187-194.
  6. DAVİS, Kimbal-J. Bashilov-L. T. Yablonsky, Nomads of the Eurasian Steppes in the Early Iron Age, Zinat Press, Berkeley 1995.
  7. DİODORUS SİCULUS, Bibliotheca Historica, Translated by. C. H. Oldfather, Harvard University Press, London 1989.
  8. DURMUŞ, İlhami, “Massagetler”, Bilig, 3, 1996, s. 89.
  9. FİALKO, Elena, The female burials with weapons among the Scythians. Kurgans of the steppe Scythia., Editorial Naukova Dumka, Moscow 1991.
  10. GROUSSET, Rene, The Empire Of The Steppes, Rutgers University Press, New Jersey, 1989.
  11. GULYAEV, I. V.- E. Savchenko, “New graveyard of the Scythian times at the territory of Middle Don”, Russian Archeology, C. 4, 1998, s. 119-129.
  12. HERODOTOS, Tarih, Çev. M. Ökmen, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2011, (Eserin orjinali 1885’te yayımlandı.)
  13. HOMEROS, Iliad, Translated by. S. Butler, Orange Street Press, London 1998.
  14. KOPYLOV, V. P., Burials of the Fifth Century BC at the Elizavetovskaya Graveyard on the Don River, Cimmerians and Scythians, Melitopol 1992, s. 41,42.
  15. LORRE, N.-Q. Goodrich-A. James, The Trojan Epic: Post Homerica., John Hopkins Ltd., Baltimore 2004.
  16. MİROSHİNA, T. V., Monuments Of Eurasia Of The Scythian-Sarmatian Epoque, İnstitute of Archeology Publishing, Moscow, 1995.
  17. PLUTARCH, Parallel Lives, Trasnlated by. A. H. Clough-J. Dryden, Modern Library, New York 1977.
  18. ROBERTS, J. M., Dünya Tarihi, Çev. İ Erman, İnkılap Kitabevi, İstanbbul 2011.
  19. ROLLE, Renate, The World of the Scythians, University of California Press, Berkeley 1989.
  20. SİNOR, Denis, The Cambridge History Of Early İnner Asia Vol. 1., University Of Cambridge Press, New York, 1990.
  21. SOWERBY, Robin, Yunan Kültür Tarihi, Çev. Ö. Umut Hoşafçı, İnkılap Yayınları, İstanbul 2012.
  22. STRABO, Geography, Translated by. H. L. Jones, Harvard University Press, Massachusetts, 1961.
  23. TANNAHİLL, Reay, Sex in History, Little Brown Book Group, London 1992.
  24. TERENOZHKİN, A.V.- V. A. Ilinskaya, Scythia in the Seventh to Fourth Centuries BC, Naukova Dumka, Moscow 1983.
  25. İnternet Kaynakları
  1. Hippocrates, On Airs, Waters and Places, Translated by. Francis Adams, 2010,

[1] Gazi Üniversitesi, Tarih Anabilim Dalı, Eskiçağ Bilim Dalı,Doç. Dr., bigherakles@gmail.com, erenkarakoc88@outlook.com

[2] Denis Sinor, The Cambridge History Of Early İnner Asia Vol. 1., University Of Cambridge Press,  New York, 1990. s. 97.

[3] Rene Grousset, The Empire Of The Steppes, Rutgers University Press, New Jersey, 1989. s. 19.

[4] Sinor, age, s. 10-150.

[5] Wouter Belier, Decayed Gods: Origin and Development of Georges Dumezil’s “Ideologie Tripartie”, Brill Academic Publishers, Leiden, 1991. s. 69.

[6] David Anthony, The Horse, the Wheel, and Language: How Bronze-Age Riders from the Eurasian Steppes Shaped the Modern World, Princeton University Press, New Jersey, 2007, s. 16.

[7] Herodotos, Tarih, Çev. M. Ökmen, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2011, (Eserin orjinali 1885’te yayımlandı.) s. 341,342.

[8] Strabo, Geography, Translated by. H. L. Jones, Harvard University Press, Massachusetts, 1961, s. 11. 503.

[9] T. V. Miroshina, Monuments Of Eurasia Of The Scythian-Sarmatian Epoque, İnstitute of Archeology Publishing, Moscow, 1995, s. 6.

[10] Hippocrates, On Airs, Waters and Places, Translated by. Francis Adams, 2010,

http://classics.mit.edu/Hippocrates/airwatpl.mb.txt=date (ET: 20.08.2014)

[11] Johns Blay, Women and War in the Indo-European World, Nestor ltd., Sanct- Petersburg 1997,  s. 70.

[12] Elena Fialko, The female burials with weapons among the Scythians. Kurgans of the steppe Scythia., Editorial Naukova Dumka, Moscow 1991, s. 8.

[13] Fialko, age, 9,10.

[14] Fialko, age, 10,11.

[15] Renate Rolle, The World of the Scythians, University of California Press, Berkeley 1989, s. 29.

[16] A. I. Terenozhkin- V. A. Ilinskaya, Scythia in the Seventh to Fourth Centuries BC, Naukova Dumka, Moscow 1983, s. 179.

[17] Fialko, age, s. 13.

[18] Terenozhkin-Ilinskaya, age, s. 169.

[19] V. P. Kopylov, Burials of the Fifth Century BC at the Elizavetovskaya Graveyard on the Don River, Cimmerians and Scythians, Melitopol 1992, s. 41.

[19] Diodorus Siculus, Bibliotheca Historica, Translated by. C. H. Oldfather, Harvard University Press, London 1989, s. 2. 44-46.

[21] Homeros, Iliad, Translated by. S. Butler, Orange Street Press, London 1998, s. 180.

[22] Homeros, age, s. 186.

[23] Diodorus Siculus, age, s. 16.

[24] Strabo, age, s. 11. 5. 5.- 12. 3. 22.

[25] Diodorus Siculus, age, s. IV. 16.

[26] N. Lorre-Q. Goodrich-A. James,  The Trojan Epic: Post Homerica., John Hopkins Ltd., Baltimore 2004, s. 1-19.

[27] Lorre-Goodrich-James, age,  s.20.

[28] Plutarch, Parallel Lives, Trasnlated by. A. H. Clough-J. Dryden, Modern Library, New York 1977, s. 46. 1.

[29] Herodotos, age, s. 339-342.

[30] İlhami Durmuş, “Massagetler”, Bilig, C. 3, 1996, s. 89.

[31] B. A. Brooks “Some Observations Concerning Ancient Mesopotomian Women”, The American Journal of Semitic Languages and Literatures, C. 39 S. 3, 1923, s. 187-194.

[32] Reay Tannahill, Sex in History, Little Brown Book Group, London 1992, s. 22-27.

[33] Robin Sowerby, Yunan Kültür Tarihi, Çev. Ö. Umut Hoşafçı, İnkılap Yayınları, İstanbul 2012, s. 87.

[34] J. M. Roberts, Dünya Tarihi, Çev. İ Erman, İnkılap Kitabevi, İstanbbul 2011, s. 194.

Doç. Dr. Eren Karakoç

1988 yılı Ankara doğumluyum. Lisans öğrenimimi Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tarih bölümünde tamamladım. Yüksek lisans ve doktorayı Gazi Üniversitesi Tarih Anabilim Dalı, Eskiçağ Bilim dalında yaptım. Eskiçağ Tarihi alanında, özellikle Yunan, Roma ve İslam öncesi Türk tarihi hakkında kitap ve makaleler yazmaktayım. Aynı zamanda öğretim görevlisiyim. Evliyim ve bir çocuğum var. Boş zamanlarımda ağırlık kaldırmak, güzel eşim ve tatlı oğlumla vakit geçirmek en büyük eğlencem.

You may also like...

26 Responses

  1. Sevgi D. dedi ki:

    Hocam çok mükemmel bir yazıydı. Kaynaklar çok çeşitli. Türk kadınıyla ilgili hiç bilmediğim şeyleri gösterdiniz. Türklüğümle gurur duydum. Ellerinize sağlık.

  2. Seda dedi ki:

    Uzun zamandır bu internet sitesini takip ediyorum gerçekten de sizi burada görmek beni mutlu etti. Yazı için çok teşekkür ederiz. Aklımda olan ve incelemek istediğim bir konuydu teşekkür ederiz.

  3. Kemal dedi ki:

    Sayın hocam çok ayrıntılı ve derin kaynaklı bir yazı yazmışsınız. Yazınızdan çok şeyler öğrendim. Çok zevkli bir okuma oldu.

  4. Ömer karacuk dedi ki:

    Çok güzel bir yazı olmuş hocam, tam da bu platformda olması gereken bir yazı. Görseller çok güzel

  5. Ali dedi ki:

    Çok başarılı bir yazı olmuş hocam. Yeni yazılarınızı bekliyoruz.

  6. Enes Özarslan dedi ki:

    Bir bakıma Türk kadınının tarih boyunca sosyolojik durumunu özetlemişsiniz. Cidden başarılı Cengaver Kadınlarımızı detaylı bir kaynakla incelemek ve İskit yaşantısını anlatmak muhteşem olmuş. Tebrikler.

  7. leyla dedi ki:

    Bu güzel yazınla bizi aydınlattığın için çok teşekkür ederim.

  8. Bedros Arartian dedi ki:

    İskit dili hint Avrupa değil miydi?

    • Onu Avrupalı tarihçiler söylüyor. Bu dilin içinde en az 250 saf Türkçe fiil ve binlerce isim var. Bir dilin hangi gruba ait olduğunu anlamak için bunlara ve yapısına bakarsın. Ve kullandıkları dilin sondan eklemeli olduğu da açıktır. Bunu yazan birçok Türk, Rus ve kimi Avrupalı tarihçi vardır.

  9. nazlı dedi ki:

    İskitler nasıl Türk yahu? Avrupa Hint değil miydi? Ayrıca amazonların varlığı kanıtlanmamışken heredota güvenmek doğru mu?

    • Makalemi daha dikkatli okursanız bir sürü antik tarihçi, arkeolojik kaynak ve modern tarihçiyi incelediğimi görürsünüz. Ayrıca Herodotos’un ve diğer antik tarihçilerin çoğunun verdiği bilgilerin abartılı olduğunu değişik cümlelerle bir çok kez açıklamışım. Modern tetkikleri de analiz etmişim (Arkeolojik veriler ve modern tarihçiler). Ayrıca makalemin bir benzeri bilimsel, uluslararası ve hakemli bir dergi olan Akademik Bakış dergisinde kabul edilmiştir. ” Karakoç, E. (2017). “İskit Türklerinde Kadınların Önemi”. Akademik Bakış Dergisi, 61,522-532.“ İskitlerin Hint-Avrupalı olduğuna gelince, burada diğer yoruma verdiğim cevap gibi, onu Avrupalı tarihçilerin bir kısmı söylüyor. İskit dili analizlerine bakın, gelenek-göreneklerine bakın (tamga geleneği, kan kardeşlik geleneği, nazar boncuğu geleneği, şamanizm geleneği, göktanrı geleneği, kurgan geleneği, giysilerinin yapısı, savaş karakterleri, isimleri, metal işçililkleri, yaşadıkları ve yayıldıkları coğrafya (Orta Asya’dan-Avrupa’ya). Hatta sonraki Bizans tarihçileri, Türklükleri tüm Dünyaca kabul edilmiş olan Göktürkler ile karşılaştıklarında, konuşmalarını, giyinişlerini, davranışlarını ve geleneklerini o kadar benzer bulmuştur ki, onlara İskitler diye hitap etmiştir (Kaegi, W. E. (2003). Heraclius: Emperor of Byzantium (First Edition) Cambridge:Cambridge University Press, 140-151.).

      Bir uygarlığın hangi millete ait olduğunu anlamak isteyen Dünya’daki tüm tarafsız tarihçiler bunlara bakarak çıkarım yaparlar. Dünya’da bahsettiğim bu sosyal ve kültürel olguların neredeyse tamamını, tüm tarihçilerin onayıyla Türkler yapar. Azıcık kafası çalışan ve yorum yapabilen biri, hatta bir çocuk dahi bu kanıtlardan İskitlerin Türklerle bağlarını anlar. İskitlerin 19. ve 20. yüzyıllarda Hint-Avrupalı olduğunu söyleyen ilk Avrupalı tarihçilerin amacı bilim yapmak değil, siyasete yaranmaktı. Onlar da tüm bu kanıtlardan, kadınlarına, başka hiçbir kavmin sağlamadığı hakları sağlayan, müthiş gelişmiş metal işçilikleri ortaya koyan kavmin Türk olduğunu bal gibi biliyorlardı. Ama hem işlerine gelmiyor, hem de Osmanlının geri kalmışlığına bakarak buna ihtimal veremiyorlardı. Eğer bu kavmin Türklükle bağlarını kabul ederlerse, o zaman Avrupalılar tarafından politik ve siyasi olarak uygulanan, Türklerin hep geri kalmış, medeniyeti öğrenemeyen Barbarlar olduğu ve savaşılıp, topraklarından atılmaları gerektiği tezi çok büyük yara alacaktı. İskitlerin Türklükle bağları kabul edilirse, emperyalistlerin ordularını destekleyen en büyük destek, yani kamuoyu ve halk desteği kaybedilecekti. Tarih, medeniyetin ilk zamanından beri siyasetle iç içe ve toplumların hayatları için çok önemli olmuştur. Avrupalı emperyalistler de bunu her zaman bilmekteydiler ve sömürmek istedikleri halkların önce tarihini ezdiler, yalanladılar. Çağdaş Türk Devleti’nin kurucusu Atatürk de buna engel olmak istemiştir. O yüzden en fazla tarihe önem vermiştir. Bu konuda araştırmalar yaptırıp, gerçeği ortaya çıkarttırmıştır. İşte Atatürk’ün büyüklüğünü kanıtlayan bir sebep daha. Bu sebeple şu an İskit konusunda iki ana görüş bulunmaktadır. Birincisi, 19. yüzyılda emperyalizmin geleneğini sürdüren tarihçilerin savunduğu İskitlerin Hint-Avrupalı olduğu görüşü, ikincisi gerçek bilimsel metodlarla incelemeler yapan gerçek tarihçilerin görüşü (İskitlerin Türk olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyan ve başta gelen tarihçiler şunlardır: B. G. Niebuhr, A. D. Mordmann, O. Franke, E. H. Minns, M. Ebert, J. Junge, T. T. Rice, O. Süleymanov, E. Seyidof, M.T. Tarhan, Z. V. Togan ve son olarak benim Doçentliğimi almamda en büyük destekçim olan sayın hocam Prof. Dr. İlhami Durmuş. Arzu eden arkadaşlar bu tarihçilerin  eserlerini inceleyebilirler.).

  10. Mete dedi ki:

    İskitler İrani soyundan gelmiyor mu?

    • İskitlerin Hint-Avrupalı olduğuna gelince, burada diğer yoruma verdiğim cevap gibi, onu Avrupalı tarihçiler söylüyor. İskit dili analizlerine bakın, gelenek-göreneklerine bakın (tamga geleneği, kan kardeşlik geleneği, nazar boncuğu geleneği, şamanizm geleneği, göktanrı geleneği, kurgan geleneği, giysilerinin yapısı, savaş karakterleri, isimleri, metal işçililkleri, yaşadıkları ve yayıldıkları coğrafya (Orta Asya’dan-Avrupa’ya). Hatta sonraki Bizans tarihçileri, Türklükleri tüm Dünyaca kabul edilmiş olan Göktürkler ile karşılaştıklarında, konuşmalarını, giyinişlerini, davranışlarını ve geleneklerini o kadar benzer bulmuştur ki, onlara İskitler diye hitap etmiştir (Kaegi, W. E. (2003). Heraclius: Emperor of Byzantium (First Edition) Cambridge:Cambridge University Press, 140-151.).

      Bir uygarlığın hangi millete ait olduğunu anlamak isteyen Dünya’daki tüm tarafsız tarihçiler bunlara bakarak çıkarım yaparlar. Dünya’da bahsettiğim bu sosyal ve kültürel olguların neredeyse tamamını, tüm tarihçilerin onayıyla Türkler yapar. Azıcık kafası çalışan ve yorum yapabilen biri, hatta bir çocuk dahi bu kanıtlardan İskitlerin Türklerle bağlarını anlar. İskitlerin 19. ve 20. yüzyıllarda Hint-Avrupalı olduğunu söyleyen ilk Avrupalı tarihçilerin amacı bilim yapmak değil, siyasete yaranmaktı. Onlar da tüm bu kanıtlardan, kadınlarına, başka hiçbir kavmin sağlamadığı hakları sağlayan, müthiş gelişmiş metal işçilikleri ortaya koyan kavmin Türk olduğunu bal gibi biliyorlardı. Ama hem işlerine gelmiyor, hem de Osmanlının geri kalmışlığına bakarak buna ihtimal veremiyorlardı. Eğer bu kavmin Türklükle bağlarını kabul ederlerse, o zaman Avrupalılar tarafından politik ve siyasi olarak uygulanan, Türklerin hep geri kalmış, medeniyeti öğrenemeyen Barbarlar olduğu ve savaşılıp, topraklarından atılmaları gerektiği tezi çok büyük yara alacaktı. İskitlerin Türklükle bağları kabul edilirse, emperyalistlerin ordularını destekleyen en büyük destek, yani kamuoyu ve halk desteği kaybedilecekti. Tarih, medeniyetin ilk zamanından beri siyasetle iç içe ve toplumların hayatları için çok önemli olmuştur. Avrupalı emperyalistler de bunu her zaman bilmekteydiler ve sömürmek istedikleri halkların önce tarihini ezdiler, yalanladılar. Çağdaş Türk Devleti’nin kurucusu Atatürk de buna engel olmak istemiştir. O yüzden en fazla tarihe önem vermiştir. Bu konuda araştırmalar yaptırıp, gerçeği ortaya çıkarttırmıştır. İşte Atatürk’ün büyüklüğünü kanıtlayan bir sebep daha. Bu sebeple şu an İskit konusunda iki ana görüş bulunmaktadır. Birincisi, 19. yüzyılda emperyalizmin geleneğini sürdüren tarihçilerin savunduğu İskitlerin Hint-Avrupalı olduğu görüşü, ikincisi gerçek bilimsel metodlarla incelemeler yapan gerçek tarihçilerin görüşü (İskitlerin Türk olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyan ve başta gelen tarihçiler şunlardır: B. G. Niebuhr, A. D. Mordmann, O. Franke, E. H. Minns, M. Ebert, J. Junge, T. T. Rice, O. Süleymanov, E. Seyidof, M.T. Tarhan, Z. V. Togan ve son olarak benim Doçentliğimi almamda en büyük destekçim olan sayın hocam Prof. Dr. İlhami Durmuş. Arzu eden arkadaşlar bu tarihçilerin  eserlerini inceleyebilirler.).

  11. Turgut Yılmaz dedi ki:

    Sevgili Hocam bilimsel yazınız şimdiye kadar okuduğum en iyi yazılardan. Kullandığınız kaynakların bolluğu ve dil çok etkileyici. İskitlerin Türk olmadığına karşı verdiğiniz cevaptan bile çok şeyler öğrendim. Türkiye nin sizin gibi tarihçilere ihtiyacı var. Keşke bu yazınızı herkes okuyup ders çıkarabilse.

    • Güzel yorumunuz için teşekkür ediyorum. Ben bir konu hakkında yazmadan önce o konuyla ilgili tüm yazılanları incelemeye çalışır, birbiriyle karşılaştırır ve en doğru olanı ortaya çıkarmaya çalışırım. Sonrasında ortaya çıkan gerçekleri kabul eder, bunları kendi yorumumla harmanlayıp yazarım. Gerçek tarihçilik budur. Türkiye’de ve Dünya’nın çoğu yerindeki tarih anlayışında eksik olan budur. Yine de bu anlayışa karşı çıkan ve sadece gerçekleri yazan çok kaliteli Türk ve yabancı tarihçiler de vardır. Ancak bunların önü, Dünya’ya hakim olan ve her devleti etkileyen kapitalist sistem tarafından kesilmekte ve açıklamaları engellenmektedir. İnternet gibi bir nimet varken, bizim amacımız yanlı ve yansız tüm kaynakları incelemeye çalışıp, ona göre yorum yapmaktır. Bu arada Türkler hakkında genel bilgi mahiyetinde bir kitap önerisi yapabilirim. “Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi” Görüldüğü gibi yazar bir Fransız olmasına karşın çok objektif açıklamalar sunmakta. Hatta kitabında, kendisinin de dahil olduğu Fransız, İngiliz ve diğer önde gelen Avrupalı siyasiler ve tarihçiler tarafından Türkler hakkında yanlı ve yanlış bilgilerin bilerek sunulduğu belirtilmektedir.

  12. Alp dedi ki:

    Şimdiye kadar okuduğum en güzel yazılardan biri için çok teşekkür ediyorum. Sayenizde İskit Türklerini çok daha iyi tanıma fırsatı buldum. Tarafsız bir şekilde bütün kaynakları paylaşarak bizleri de düşünmeye ve araştırmaya itmeniz ve çıkarımlarınızı hem tarihi yazılı kaynakları hem de arkeolojik kalıntıları yorumlayarak yapmanız son derece profesyonel ve bilimsel.

  13. Erhan A. dedi ki:

    Antik Türk tarihini sizden okumak ayrı bir zevk hocam. Teşekkürler.

  14. Yusuf dedi ki:

    Daha önceleri de duyduğum ancak sizin yazınızın aksine yüzeysel olarak geçip değinilen bir konuydu. Siz farklı perspektiflerle baktığınız için oldukça doygun bir yazı olmuş tebrikler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir